Ceza HukukuBağlı olduğu rehber: Ceza Davaları ve Ceza Yargılaması 2026
Meşru Müdafaa (Meşru Savunma) Nedir? Şartları, Sınırın Aşılması ve Verilecek Kararlar (TCK 25 ve 27) 2026
Meşru müdafaa (Türk Ceza Kanunu’ndaki adıyla meşru savunma), kendisine ya da başkasına ait bir hakka yönelen haksız bir saldırıyı o anda ve orantılı biçimde defetmek zorunluluğuyla işlenen fiildir; Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 25. maddesine göre bu fiilden dolayı ceza verilmez ve sanık beraat eder. Savunma orantıyı aşmış, ancak aşma mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan kaynaklanmışsa yine ceza verilmez. Sınır kast olmaksızın aşılmışsa taksirli suçun cezası indirilerek verilir; mazur görülemeyecek biçimde kasten aşılmışsa fail kasten işlenen suçtan cezalandırılır.
Meşru Müdafaa Nedir?
Meşru müdafaa, bir kişinin kendisine ya da başkasına yönelen haksız bir saldırıyı, saldırı sürerken ya da başlaması veya tekrarı kesinken, saldırıyı uzaklaştıracak ölçüde karşılık vererek defetmesidir. Türk Ceza Kanunu bu kurumu “meşru savunma” adıyla düzenler; halk arasında nefsi müdafaa olarak da bilinir. Üç ad aynı hukuki kurumu anlatır.
Türk Ceza Kanunu’nun 25. maddesinin birinci fıkrası:
“Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.”
Meşru müdafaa bir hukuka uygunluk nedenidir. Saldırıyı defetmek için yaralayan ya da öldüren kişinin fiili görünüşte bir suç tipine (kasten yaralama, kasten öldürme) uyar; ancak hukuk düzeni bu fiili meşru saydığı için ortada suç kalmaz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 25.03.2026 tarihli ve 2023/265 E., 2026/185 K. sayılı kararında, meşru müdafaanın “hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır” demiş ve şöyle devam etmiştir: “Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, fail hakkında CMK’nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat kararı verilecektir.”
Bu nedenle meşru müdafaa, kusurluluğu (failin fiili nedeniyle kınanabilmesini) azaltan ya da kaldıran nedenlerden ayrılır. Haksız tahrik (TCK’nın 29. maddesi) fiili hukuka uygun hâle getirmez, yalnız cezayı indirir; meşru müdafaada sınırın aşılması da (TCK’nın 27. maddesi) bir hukuka uygunluk nedeni değildir. Aynı kararda Ceza Genel Kurulu, sınırın aşılmasını “27. maddenin birinci fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin ikinci fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran” bir neden olarak nitelendirmiştir. Hukuka uygunluk nedeni ile kusurluluğu etkileyen neden arasındaki bu fark, sanık hakkında verilecek kararın türünü belirler (aşağıda, verilecek kararlar başlığına bakınız).
Meşru Müdafaa ile Zorunluluk Hâli Arasındaki Fark Nedir?
İki kurum arasındaki temel fark, tehlikenin kaynağı ve fiilin kime yöneldiğidir. Meşru müdafaada tehlike bir insanın haksız saldırısından doğar ve savunma saldırgana yönelir. Zorunluluk hâlinde ise kişi ağır ve muhakkak bir tehlikeden (yangın, sel, kaza gibi) kurtulmak için çoğu kez saldırgan olmayan bir üçüncü kişinin hakkına dokunur. TCK’nın 25. maddesi iki kurumu birlikte düzenler: birinci fıkrada meşru müdafaa, ikinci fıkrada zorunluluk hâli.
Türk Ceza Kanunu’nun 25. maddesinin ikinci fıkrası:
“Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.”
Tehlike bir saldırgandan gelmediği ve zarar çoğu kez masum bir kişiye verildiği için kanun, zorunluluk hâlinde tehlikeye kişinin bilerek neden olmamasını ve başka suretle korunma olanağının bulunmamasını açıkça arar.
Verilecek karar da farklıdır. Meşru müdafaada sanık beraat eder. Zorunluluk hâlinde ise kusur bulunmadığı için Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 223. maddesinin üçüncü fıkrasının (b) bendi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilir. Ceza Genel Kurulu da aşağıda anılan 13.10.2015 tarihli ve 2013/808 E., 2015/314 K. sayılı kararında zorunluluk hâlini, hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmemiş olsa da ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerden saymıştır.
Hukuki sorumluluk bakımından da fark vardır. Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 64. maddesine göre haklı savunmada saldırgana verilen zarardan sorumluluk doğmaz. Zorunluluk hâlinde ise kendisini ya da başkasını açık veya yakın bir zarar tehlikesinden korumak için başka bir kişinin mallarına verilen zararın giderimini hâkim hakkaniyete göre belirler.
Meşru Müdafaanın Şartları Nelerdir?
Bir olayda meşru müdafaanın kabul edilebilmesi için hem saldırıya hem savunmaya ilişkin şartların birlikte gerçekleşmesi gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2023/265 E., 2026/185 K. sayılı kararında bu şartları şöyle sıralamıştır:
- Saldırıya ilişkin şartlar: Bir saldırı bulunmalı, saldırı haksız olmalı, meşru müdafaayla korunabilecek bir hakka (kişinin kendisine ya da başkasına ait) yönelmeli ve savunmayla eş zamanlı olmalıdır.
- Savunmaya ilişkin şartlar: Savunma zorunlu olmalı, saldırana karşı yapılmalı ve saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır.
Kurul zorunluluk şartını da tanımlamıştır: “Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır.” Şartlardan biri eksikse meşru müdafaa oluşmaz; ancak eksik olan şart orantılılıksa sınırın aşılması hükümleri gündeme gelir.
a) Saldırıya İlişkin Şartlar
Bir saldırı bulunmalı ve saldırı haksız olmalıdır. Saldırı, bir hakkı ihlal eden ya da tehlikeye sokan insan davranışıdır. Kanun saldırının “haksız” olmasını aradığı için hukuka uygun bir fiile karşı meşru müdafaa yapılamaz; meşru müdafaada bulunan kişinin savunmasına karşı saldırganın “ben de kendimi savundum” demesi bu nedenle sonuç doğurmaz. Ceza Genel Kurulu, 13.10.2015 tarihli ve 2013/808 E., 2015/314 K. sayılı kararında, aynı düşünceyi haksız tahrik bakımından şöyle ifade etmiştir: “meşru müdafaada bulunan kişinin eylemi, saldırgan açısından haksız tahrik olarak değerlendirilemez. Zira hukuk düzenini ilk ihlal eden saldırganın kendisidir.”
Saldırı, meşru müdafaayla korunabilecek bir hakka yönelmelidir. Eski 765 sayılı Türk Ceza Kanunu meşru müdafaayı genel hükmünde yalnız nefse (cana ve vücut bütünlüğüne) ve ırza yönelik saldırılarda kabul ediyordu; uygulamada bu hüküm diğer kişilik haklarına genişletilmiş, ancak mal varlığına yönelik saldırılar kapsam dışında kalmıştı. Yürürlükteki 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ise “bir hakka” demekle kapsamı genişletmiştir; Ceza Genel Kurulu da 2013/808 E., 2015/314 K. sayılı kararında saldırının “765 sayılı Kanuna göre, nefis veya ırza; 5237 sayılı Türk Ceza Kanununa göre ise korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelik” olması gerektiğini belirtmiştir. Bugün yaşam, vücut bütünlüğü, cinsel dokunulmazlık ve kişi özgürlüğünün yanında konut ve mal varlığına yönelik saldırılar da meşru müdafaaya konu olabilir; ancak mal varlığını korumak için verilen karşılıkta orantılılık şartı ayrıca önem kazanır (aşağıda, mala yönelik saldırı başlığına bakınız).
Korunan hakkın kime ait olduğu önemli değildir. Kişi kendisini savunabileceği gibi saldırıya uğrayan bir başkasını da savunabilir. Ceza Genel Kurulu, 26.05.2022 tarihli ve 2021/279 E., 2022/391 K. sayılı kararında, eve geldiğinde babasının elinde bıçakla annesini kovaladığını gören ve annesinin yardım çağrısı üzerine babasına sopayla vuran suça sürüklenen çocuk hakkında, “annesini ve kendisini korumak amacıyla maktule, saldırısıyla orantılı bir biçimde sopayla vurması hususları birlikte değerlendirildiğinde” meşru müdafaa koşullarının gerçekleştiğini oy birliğiyle kabul etmiştir. Ağabeyine yönelen silahlı saldırıyı engellemek için saldırganın üzerine çıkan sanık hakkında verilen beraat kararı da Ceza Genel Kurulunun 01.04.2026 tarihli ve 2023/18 E., 2026/202 K. sayılı kararıyla oy çokluğuyla onanmıştır.
Başkasını savunmada da savunma, saldırıyla eş zamanlı olmalıdır. Ceza Genel Kurulu, 14.11.2023 tarihli ve 2023/170 E., 2023/599 K. sayılı kararında, babasına yönelen silahlı saldırının ardından saldırgana ateş ederek onu öldüren sanık bakımından, sanığın “babasına yönelen ve babasının yere yığılmasıyla tamamlanmış olan eyleme verdiği karşılığın saldırıyla eş zamanlı olmadığının” kabul edilmesi gerektiğini belirtmiş ve haksız tahrik indirimiyle kurulan kasten öldürme mahkûmiyetini yerinde bulmuştur. Karar ikinci müzakerede oy çokluğuyla verilmiştir; Ceza Genel Kurulu Başkanı ve dokuz üye, sanık hakkında TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrasının uygulanması gerektiği görüşüyle karşı oy kullanmıştır.
Saldırı sürmekte olmalı ya da gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak bulunmalıdır. Meşru müdafaa, saldırı sürerken ya da saldırının başlayacağı kesin olarak anlaşıldığı anda yapılan savunmadır. Henüz başlamamış ve başlayacağı kesin olmayan bir saldırı ihtimaline dayanarak karşı tarafa yöneltilen fiil meşru müdafaa sayılmaz. Ceza Genel Kurulu, 27.09.2018 tarihli ve 2018/291 E., 2018/380 K. sayılı kararında, maktul (olayda ölen kişi) tarafından sözlü olarak tehdit edildikten sonra onun silahla döneceğini düşünerek av tüfeğini atışa hazırlayıp bekleyen sanık bakımından, sanığın “henüz vücut bütünlüğüne yönelmiş haksız bir saldırı bulunmamasına rağmen” silahını hazırladığını; elinde tabancayla gelen maktulün, sanığın ilk atışından sonra tabancasına mermi sürdüğünü ancak tabancayı sanığa doğrultmadığını tespit etmiştir. Kurul, tüfeğin önceden atışa hazır hâle getirilip beklenmesini ve sanığın maktulü görünce siper almasını da gözeterek sanığın saldırıyı defetme zorunluluğuyla değil, “haksızlık karşısında öfkeye kapılarak maktulü doğrudan doğruya öldürmek amacıyla” ateş ettiği sonucuna varmış ve eylemi oy çokluğuyla haksız tahrik altında kasten öldürme olarak nitelendirmiştir.
Bir kez sona ermiş olsa bile tekrarı muhakkak olan saldırıya karşı meşru müdafaa mümkündür. Ceza Genel Kurulunun 17.12.2025 tarihli ve 2023/556 E., 2025/585 K. sayılı kararındaki olayda sanık, bağ evinde katılanla kavga etmişti; Kurulun tespitine göre sanık katılana tokat atmış ve boğazına bıçak dayamış, katılan da sanığın kafasına şişeyle vurmuştu. Tanıkların araya girmesiyle kavga sona ermiş, sanık motosikletiyle uzaklaşırken katılan arkasından tüfekle ateş etmiş, sanık ise karşılık vermeden olay yerinden ayrılmıştı. Katılan, sanığa ait eşyayı almaya gelen tanığı takip ederek sanığın yerini bulmuş ve yeniden ateş ederek onu yaralamıştı. Kurul, sanığın bu kez “katılan tarafından kendisine yönelen tekrarı muhakkak haksız saldırıyı defetmek amacıyla” ateş ettiğini kabul etmiş; ancak iki silahla toplam on beş kez ateş eden sanığın savunmasını orantısız bulmuş ve sınırın mazur görülebilecek korkuyla aşıldığı sonucuna varmıştır (aşağıda, sınırın aşılması başlığına bakınız).
Saldırı sona ermiş ve tekrarı da muhakkak değilse, örneğin saldırgan etkisiz hâle getirilmişse, sonraki hareketler meşru müdafaa sayılmaz. Bu ayrım aşağıda haksız tahrik başlığında anlatılmaktadır.
b) Savunmaya İlişkin Şartlar
Savunma zorunlu olmalıdır. Ceza Genel Kurulunun tanımına göre zorunluluk, failin hakkını korumak için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır.
Uygulamada en çok sorulan soru, kaçma imkânı bulunan kişinin kaçmak zorunda olup olmadığıdır. Kanun kaçmayı bir şart olarak saymaz. Yargıtay kararlarının karşı oylarında ve öğretide, kişiye saldırıdan kaçma yükümlülüğü yüklenemeyeceği sıkça savunulur. Ancak bu yazıda anılan güncel Ceza Genel Kurulu kararlarının çoğunluk gerekçelerinde bu konuda genel bir ilke cümlesi yer almamaktadır. Kurul zorunluluğu, failin hakkını korumak için savunmadan başka imkânının bulunmaması olarak tanımlamakla yetinmekte; failin kaçmaya çalışıp çalışmadığını ya da kaçma imkânının bulunup bulunmadığını olayın anlatımında tespit etmektedir.
Bu olgu sanığın lehine de aleyhine de değerlendirilebilmektedir. Kurul, 2023/556 E. sayılı kararda ilk saldırıdan sonra karşılık vermeden olay yerinden uzaklaşan sanığın saldırgan tarafından bulunup yeniden vurulduğunu kabul etmiş; sanığın tekrar saldırıya uğrayacağından korkmasını, sınırın mazur görülebilir korkuyla aşıldığı sonucuna varırken dikkate almıştır. Buna karşılık yukarıda anılan 2023/170 E. sayılı kararda Kurul, sanığın içinde bulunduğu psikolojik durumun “silahlı çatışmanın dışında kalmasını veya saldırıyı başka türlü defetmesini engelleyecek” bir korkuya yol açtığından söz edilemeyeceğini belirtmiştir. Kaçmaya çalışmak da tek başına yetmez; o anda saldırının sürmesi ayrıca aranır. Ceza Genel Kurulu, 30.10.2025 tarihli ve 2022/583 E., 2025/436 K. sayılı kararında, olay yerinden kaçıp uzaklaşmak isteyen sanığın maktule isabet eden beş atışının tamamının arkadan yapıldığını tespit etmiş ve “maktulden sadır olan saldırının hâlen sürdüğünden söz edilemeyeceği” sonucuna varmıştır. Kurul meşru müdafaayı ve sınırın aşılmasını oy çokluğuyla kabul etmemiş; beş üye sınırın aşılması yönünde karşı oy kullanmıştır. Aşağıda, mala yönelik saldırı başlığında anılan Yargıtay 1. Ceza Dairesi kararında da kolluğu aradıktan sonra ekibin gelmesini beklemeyen sanıkların eylemi ölçülülük değerlendirmesinde aleyhe dikkate alınmıştır. Bu nedenle kaçma imkânının hiçbir zaman dikkate alınmayacağı biçiminde kesin bir kural bu kararlardan çıkarılamaz. Kaçma, uzaklaşma ya da çatışmanın dışında kalma imkânı, somut olayda zorunluluğun, orantılılığın ve failin korkusunun değerlendirilmesinde rol oynayan bir olgudur.
Savunma saldırgana yönelmelidir. Meşru müdafaa yalnız saldırıyı yapan kişiye karşı kullanılabilir; aynı olayda yer alan herkese karşı kullanılamaz. Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 22.05.2023 tarihli ve 2022/8330 E., 2023/3402 K. sayılı kararı bunun iyi bir örneğidir. Daire, ilk silahlı saldırıyı yapan kişiye karşı ateş eden sanıklar bakımından meşru müdafaayı kabul etmiş (aşağıda, kavga başlığına bakınız); aynı olayda tartışma sırasında saldırganın yanına gelen kardeşini yaralayan sanıklar hakkındaki öldürmeye teşebbüs mahkûmiyetini ise, “katılandan sanıklara yönelen haksız söz ve davranış bulunmadığı, haksız tahrik, meşru savunma ve sınırın aşılması hükümlerinin uygulama imkanı bulunmadığı” gerekçesiyle oy birliğiyle onamıştır.
Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır. Orantılılık, saldırıyla savunmada kullanılan araçların aynı olması anlamına gelmez; saldırganların sayısı, fiziksel üstünlüğü, saldırının tehlikeliliği ve olayın geçtiği koşullar birlikte değerlendirilir. Ceza Genel Kurulunun 2023/265 E., 2026/185 K. sayılı kararındaki olayda sanığı dört kişi, yanlarındaki bağı çözülmüş pitbull cinsi köpekle birlikte kovalamış, yere yatırıp darp etmişti. Sanık yerde bıçak sallamış ve saldırganlardan birini hayati tehlike geçirecek şekilde yaralamıştı. Kurul şöyle demiştir: “Saldıranların, sayı, fiziki üstünlük ve tehlikelilik bakımından daha üstün olmaları nedeniyle bıçak kullanan sanığın, saldırıyı o anki hâl ve koşullara göre defetme ve kendisini savunma zorunluluğu içinde olduğunda şüphe yoktur. Oluşa göre silahların eşitsizliğinden veya sanığın avantajlı konuma geçmesinden söz edilemez.” Kurul, saldırganlar kaçmaya başlayınca sanığın bir iki saniye içinde savunma hareketlerini durdurduğunu da gözeterek sınırın aşılmadığını kabul etmiş ve bölge adliye mahkemesinin mahkûmiyet hükmünü, sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle oy çokluğuyla bozmuştur.
Karşı oyda ise bıçak darbelerinin sayısı ve niteliği nedeniyle savunmanın orantısız olduğu, sanık hakkında sınırın aşılması hükümlerinin uygulanması gerektiği savunulmuş; bir üye de meşru müdafaa şartlarının hiç bulunmadığı görüşünü belirtmiştir.
Orantılılık aşılırsa sanık meşru müdafaa nedeniyle beraat edemez; ancak saldırıya ilişkin şartlar bulunduğu için bu kez sınırın aşılması hükümleri gündeme gelir. Ceza Genel Kurulu, 01.03.2016 tarihli ve 2015/1039 E., 2016/96 K. sayılı kararında, kendisini tabancayla yaralayan ve yerde yatan kardeşine de ateş eden saldırgana karşı silahla karşılık veren sanığın meşru müdafaa şartları içinde olduğunu kabul etmiş, ancak sanığın, saldırganın oğullarına karşı yaptığı gibi “hayati bölgesine hedef almadan ateş ederek saldırıyı bertaraf etmesi mümkün iken yakın mesafeden maktulü göğsünden vurması” nedeniyle “ölçülülük ya da orantılılık ilkesi ihlal edilmiştir” demiştir. Kurul, aynı kararda sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaşla aşıldığını kabul ederek eylemi meşru müdafaada sınırın aşılması saymıştır (aşağıda, sınırın aşılması başlığına bakınız).
Kavgada ve Karşılıklı Çatışmada Meşru Müdafaa Olur mu?
Kavga ve silahlı çatışmalarda meşru müdafaanın bulunup bulunmadığını belirleyen ilk soru, saldırıyı kimin başlattığıdır. Saldırıya uğrayan taraf meşru müdafaadan yararlanabilir; ancak karşılıklı darp olaylarında ilk vurana yumrukla karşılık vermek, aşağıda anlatılan Ceza Genel Kurulu kararına göre tek başına saldırıyı defetme sayılmaz. Kendi ağır haksız hareketiyle karşı tarafın tepkisine yol açan kişinin durumu ise tartışmalıdır. Ceza Genel Kurulu, bu kişinin açıkça orantısız olmayan bir tepkiye karşı meşru müdafaadan yararlanamayacağına oy çokluğuyla karar vermiştir.
a) İlk Saldırının Kimden Geldiği Belirlenemezse
Ceza Genel Kurulu, 21.09.2021 tarihli ve 2017/180 E., 2021/410 K. sayılı kararında, arazi anlaşmazlığı ve muhtarlık seçimi yüzünden aralarında husumet bulunan iki kişinin karşılıklı ateş ettiği olayda, “Olayı gören tanık bulunmaması, her iki mağdur sanığın da ilk atışın karşı taraftan geldiğini iddia etmesi, kovanların sayısı ve yerine göre ilk ateş eden kişinin tespitinin mümkün olmaması” nedeniyle sanığın savunma amacıyla ateş ettiğinin net olarak belirlenemediğini ve eylemin meşru müdafaa kapsamında kalmadığını kabul etmiştir. Kurul, aynı kararda “ilk haksız hareketin kimden geldiği belirlenemeyen ve karşılıklı çatışma şeklinde gerçekleşen olayda” sanık hakkında haksız tahrik hükmünün azami oranda uygulanması gerektiğini de belirtmiştir. Karar, meşru müdafaa yönünden oy çokluğuyla verilmiştir.
Bu karara göre ilk saldırının kimden geldiği kesin olarak belirlenemeyen karşılıklı çatışmada taraflardan hiçbiri meşru müdafaadan yararlanamaz; şüphe ise haksız tahrik bakımından sanık lehine değerlendirilir.
b) Kavgayı Kendi Haksız Hareketiyle Başlatan Kişi
Ceza Genel Kurulu, 20.10.2020 tarihli ve 2018/8 E., 2020/424 K. sayılı kararında, iki hafta boyunca bir kadını taciz eden, olay günü ona cinsel organını gösterip hakaret eden, akşam markette kadının eşi ve kayınbiraderiyle kavgaya tutuşup yumruğa yumrukla karşılık veren sanık hakkında, dosyayı temyizde inceleyen Yargıtay dairesinin (Özel Daire) meşru müdafaa koşullarının oluştuğuna ilişkin bozma kararını kaldırmıştır. Kurul, sanığın ilk haksız hareketleri başlattığını belirtmiş ve şu gerekçeyle meşru müdafaa koşullarının oluşmadığını kabul etmiştir: “açıkça orantısız bir tepki niteliği taşımayan basit yaralama eyleminin, meşru savunmanın uygulanmasını gerektirecek haksız bir saldırı olarak değerlendirilmesinin mümkün bulunmaması, aksinin kabulü hâlinde haksızlık içeriği yüksek eylemleri gerçekleştirerek karşılıklı kavgaya sebebiyet veren failler hakkında meşru savunma hükümlerinin uygulanması suretiyle cezasız kalmaları sonucuna yol açılacak olması”. Kurul ayrıca, “yerleşik ve istikrarlı yargı içtihatlarına göre karşılıklı darp olaylarında ilk vurma eylemini gerçekleştiren kişiye karşılık veren kişinin” eyleminin saldırıyı defetme niteliği taşımadığını belirterek sanığın yumrukla karşılık vermesini de meşru müdafaa saymamıştır. Karar, birinci müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığı için ikinci müzakerede oy çokluğuyla verilmiştir; karşı oydaki üyeler, kendi haksız hareketiyle saldırıya yol açan kişinin de bu saldırıya karşı meşru müdafaadan yararlanabileceğini savunmuştur.
Kurulun gerekçesindeki “açıkça orantısız bir tepki niteliği taşımayan” ifadesi önemlidir. İlk haksız hareketi yapan kişiye karşı gösterilen tepki, yapılan haksızlıkla karşılaştırıldığında açıkça orantısız bir saldırıya dönüşürse (örneğin bir hakarete karşı bıçakla saldırılırsa) bu tepkinin kendisi haksız bir saldırı niteliği kazanabilir. Kurulun 2023/556 E. sayılı kararında ve aşağıda anılan 2019/658 E. sayılı kararında öğretiden aktardığı görüş ise daha geniştir: “haksız tahrik içeren davranışa karşı tepki gösteren failin tepki mahiyetindeki fiiline karşı haksız tahriki doğurduğu kabul edilen kişinin meşru müdafaa durumuna girmesi ise mümkündür”. Bu görüşte “açıkça orantısız tepki” sınırı yer almaz; görüş, 2018/8 E. sayılı kararın çoğunluğundan çok karşı oyuna yakındır. Kurul öğretiden aktardığı bu görüşü 2023/556 E. sayılı kararda somut olaya ayrıca bağlamamıştır. O olayda önceki kavgada katılana tokat atıp boğazına bıçak dayayan sanık bakımından Kurul, kavga sona erdikten sonra katılanın tüfekle yaptığı ayrı saldırıya karşı saldırıya ilişkin şartların bulunduğunu kabul etmiş ve TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrasını uygulamıştır (yukarıda, saldırıya ilişkin şartlar başlığına bakınız).
c) Silahlı Çatışmada İlk Ateşin Karşı Taraftan Gelmesi
İlk silahlı saldırının karşı taraftan geldiği kesin olarak anlaşılırsa, kavganın sözlü tartışmayla başlamış olması saldırıya uğrayanın meşru müdafaasını ortadan kaldırmaz. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, yukarıda anılan 2022/8330 E., 2023/3402 K. sayılı kararında, kahvehane önündeki tartışma sırasında silahını çekip iki kişiyi vuran ve yere düşenlere rağmen silahı elinde saldırısını sürdüren kişiye karşı ateş eden sanıklar hakkında kurulan haksız tahrik altında kasten öldürme mahkûmiyetini bozmuştur. Daire, kamera görüntülerine göre ilk haksız saldırının maktul tarafından silah çekilip ateşlenerek gerçekleştirildiği ve sanıkların “başka türlü def etme imkanı bulunmayan saldırıdan orantılı bir savunma ile kurtulmaya çalıştıkları” gerekçesiyle beraat kararı verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Karar oy çokluğuyla verilmiştir; karşı oyda, önceki olaylar nedeniyle bir çatışma çıkacağını öngörerek silahlı ve kalabalık hâlde olay yerine giden sanıkların, olaya kendileri zemin hazırladıkları için meşru müdafaaya dayanamayacakları savunulmuştur.
İlk derece mahkemesi bu bozma kararına direnmiş, son sözü Ceza Genel Kurulu söylemiştir. Kurul, 10.12.2025 tarihli ve 2024/441 E., 2025/575 K. sayılı kararında, sanıkların silahla dolaşmasının ve maktulün silahla gelmesinin “olay öncesinde birbirlerine karşı bir suç işleme iradesi içinde olduklarını veya ortak bir kararla doğrudan birbirlerini öldürmeyi kastettiklerini ya da bunu tasarladıklarını göstermediği” sonucuna varmıştır. Kurula göre olay, “kararlaştırılan yer ve zamanda meydana gelecek bir çatışma ya da bir düello hazırlığı olarak da değerlendirilemeyeceği” için meşru müdafaa kapsamındadır. Kurul bu gerekçeyle direnme hükmünü, sanıkların beraatine hükmolunması gerektiği gerekçesiyle oy çokluğuyla bozmuştur. Buna göre silahla dolaşmak ya da olay yerine silahla gelmek, önceden kararlaştırılmış bir çatışmayı göstermedikçe meşru müdafaayı tek başına ortadan kaldırmaz.
Mala ve Konuta Yönelik Saldırıda Meşru Müdafaa Olur mu?
Evet. Eski 765 sayılı Kanun döneminde meşru müdafaanın genel hükmü nefis ve ırza yönelik saldırılarla sınırlıydı; mala yönelik saldırıya karşı meşru müdafaa ancak Kanun’un 461. maddesinde yazılı koşullar içinde mümkündü. Yürürlükteki 5237 sayılı Kanun bu sınırlamayı kaldırmıştır. Ceza Genel Kurulu, 20.09.2023 tarihli ve 2019/658 E., 2023/449 K. sayılı kararında, bunu şöyle ifade etmiştir: “Ancak, yeni TCK'da meşru savunmanın konusu olabilecek haklar bakımından bir sınırlama yapılmamıştır. Bu düzenleme uyarınca artık, meşru savunma hükmü mülkiyet veya zilyetlik hakkına yönelmiş haksız bir saldırıya karşı yapılan savunma dolayısıyla da uygulanabilecektir.” Medeni hukuk da zilyede (malı fiilen elinde bulunduran kişiye) aynı imkânı tanır.
Türk Medeni Kanunu’nun 981. maddesi:
“Zilyet, her türlü gasp veya saldırıyı kuvvet kullanarak defedebilir.
Zilyet, rızası dışında kendisinden alınan şeyi taşınmazlarda el koyanı kovarak, taşınırlarda ise eylem sırasında veya kaçarken yakalananın elinden alarak zilyetliğini koruyabilir. Ancak, zilyet durumun haklı göstermediği derecede kuvvet kullanmaktan kaçınmak zorundadır.”
Mala yönelik saldırıda tartışma çoğunlukla orantılılık üzerinde toplanır; çünkü korunan değer ile saldırgana verilen zarar arasında da bir denge aranır. Ceza Genel Kurulunun yukarıda anılan 2019/658 E. sayılı kararının konusu olayda köy muhtarı ve kooperatif başkanı olan sanık, gece kooperatifin marketini soyup araçla kaçan hırsızları durdurmak için yaklaşık kırk metreden aracın arka tekerine doğru bir el ateş etmişti. Mermi sapıp sürücünün sırtına isabet etmiş ve ölümüne yol açmıştı. İlk derece mahkemesi sanığı meşru müdafaa gerekçesiyle beraat ettirmişti.
Kurul, saldırıya ilişkin koşulların gerçekleştiğini kabul etmekle birlikte şöyle demiştir: “bu saldırının aynı zamanda kişinin hayatını tehlikeye sokan bir durum arz etmediği hâllerde saldırıya uğrayan ve savunulan yararlar bakımından yani konu bakımından denge bulunmadığı ileri sürülebilir ise de; her olayda uygulanacak kesin ölçütlerin konulma imkânı bulunmaması ve sonucun somut olayın koşullarına göre belirlenmesi gerekliliği karşısında; mal varlığına yönelik saldırının savuşturulmasında silah kullanılması savunmada orantılılık ilkesini ihlal edecektir.” Kurul, sanığın öldürme kastıyla hareket etmediğini ve sınırı taksirle aştığını kabul ederek beraat kararını, sanığın TCK’nın 27. maddesinin birinci fıkrasındaki yollama uyarınca taksirle öldürmeden cezalandırılması gerektiği gerekçesiyle oy çokluğuyla bozmuştur.
Kurul aynı kararda muhtarların “özel olarak zor veya silah kullanma yetkisi bulunmamaktadır” demiştir. Bu nedenle olayı kanunun hükmünü yerine getirme (TCK’nın 24. maddesi) kapsamında değil, meşru müdafaada sınırın aşılması olarak değerlendirmiştir.
Bu konuda kararlar tek yönde değildir. Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 10.10.2013 tarihli ve 2013/2791 E., 2013/5664 K. sayılı kararındaki olayda hırsızlar, sanığın evinin altındaki marketinin kepengini kesip malları araca yüklemişti. Balkondan bağırarak onları vazgeçirmeye çalışan sanığa maktul elindeki bıçağı gösterip küfrederek “gir içeri” demişti. Sanık evdeki ruhsatlı silahını alıp önce havaya üç el ateş etmiş; maktulün arkadaşları kaçmış, maktul ise mallarla yüklü araca binip hareket etmişti. Sanık bunun üzerine aracın arkasından ateş etmişti. Daire, sanığın “olay yerinden malları ile kaçan maktulün bulunduğu araca ateş etmesinde yasal savunma koşullarının gerçekleştiği ve yasal savunmada aşırıya kaçmadığı” sonucuna oy birliğiyle varmış ve sanığın sınırın aşılması nedeniyle değil, meşru müdafaa nedeniyle beraat etmesi gerektiğini belirtmiştir. Ceza Genel Kurulu 2019/658 E. sayılı kararında bu kararı da anmış, ancak somut olayda yukarıdaki sonuca varmıştır.
Saldırgan malın yanında kişinin hayatını ya da vücut bütünlüğünü de tehdit ediyorsa değerlendirme değişir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 10.02.2025 tarihli ve 2023/2149 E., 2025/872 K. sayılı kararında, kırık camdan eve girdiği anlaşılan ve üst katta karşılaştığı ev sahibi ile yanındaki kişiye elindeki bıçağı savurarak saldıran hırsız olayında, meşru müdafaanın saldırıya ilişkin koşullarının gerçekleştiğini kabul etmiştir. Daire, kolluğu aradıktan sonra evin dışında ekibin gelmesini beklemeyen sanıkların birlikte darbetmesinin ve derin bıçak darbesinin ölçülülüğü aştığını, ancak sınırın aşılmasının mazur görülebilecek korku, heyecan ve telaştan kaynaklandığını belirterek sanıklar hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle mahkûmiyet hükmünü oy birliğiyle bozmuştur.
Konut dokunulmazlığına yönelen saldırı da meşru müdafaayla korunabilir. Ceza Genel Kurulu, 09.04.2019 tarihli ve 2016/1402 E., 2019/297 K. sayılı kararında, köy dışındaki ıssız evinin yakınındaki arazisine akşam karanlığında izinsiz giren, uyarılara rağmen alaycı sözlerle eve doğru yaklaşan kişilere karşı havaya iki el uyarı ateşi açan sanığın eylemini değerlendirmiş ve “konut dokunulmazlığına yönelmesi muhakkak bir saldırıyı, o anki hal ve şartlara göre, savunma amacına matuf ve orantılı bir şekilde defetme niteliğinde olduğundan, olayda meşru savunma koşullarının gerçekleştiği kabul edilmelidir” demiştir. Karar oy çokluğuyla verilmiştir. Konut dokunulmazlığının ihlali suçunun unsurları konut dokunulmazlığının ihlali, hırsızlık suçunun nitelikli hâlleri hırsızlık suçu yazılarımızda anlatılmıştır.
Bu kararlardan şu sonuç çıkarılabilir: Mala ya da konuta yönelik saldırıya karşı uyarı, kuvvet kullanarak engelleme veya uyarı atışı gibi ölçülü karşılıklar meşru müdafaa kapsamında kalabilir. Saldırgan yalnız malı alıp kaçıyorsa ve kimsenin hayatı tehlikede değilse, Ceza Genel Kurulunun 2019/658 E. sayılı kararına göre ateşli silah kullanılması orantılılık ilkesini ihlal eder. Yargıtay 1. Ceza Dairesi de 20.05.2025 tarihli ve 2023/9434 E., 2025/4004 K. sayılı kararında, iş yerinden hurda çalıp şarjlı bisikletle uzaklaşan hırsıza aracıyla çarparak ölümüne yol açan sanığın “hukuka uygunluk sınırını bilinçli taksirle aştığı” kabul edilerek cezalandırılması gerektiğini oy çokluğuyla belirtmiştir. Ancak Ceza Genel Kurulu 2019/658 E. sayılı kararında her olay için kesin bir ölçüt konulamayacağını da vurgulamıştır; sonuç somut olayın koşullarına göre değişebilir.
Aile İçi Şiddete Maruz Kalan Kişi Meşru Müdafaadan Yararlanabilir mi?
Evet, ancak belirleyici olan şiddet geçmişi değil, fiilin işlendiği anda sürmekte olan ya da tekrarı muhakkak bir saldırının bulunup bulunmadığıdır. Bu yazıda anılan kararlarda Yargıtay, yıllarca şiddet gören eşin saldırı devam ederken kendini savunduğu bir olayda sınırın mazur görülebilir heyecanla aşılması hükmünü uygulamış; saldırganın uyuduğu ya da sızdığı sırada işlenen fiillerde ise meşru müdafaayı kabul etmeyip ağır haksız tahrik indirimi uygulamıştır. Saldırı engellendikten sonra devam eden eylemlerde de sınırın aşılması hükmü uygulanmamıştır. Kararların önemli bir bölümü oy çokluğuyla verilmiştir; konu Yargıtay içinde de tartışmalıdır.
Saldırı sürerken yapılan savunmaya örnek, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 05.04.2023 tarihli ve 2022/15183 E., 2023/1664 K. sayılı kararıdır. Olayda kadın uzun süredir eşinden fiziksel şiddet görüyordu; eşi daha önce kendisini ölümle de tehdit etmişti. Olay sabahı eşi saçını çekmiş, tava ile kafasına vurmuş, kemerle dövmüş ve boğazını sıkmıştı. Kadın bu sırada eline geçen bıçakla eşini dört kez bıçaklamıştı. Bölge adliye mahkemesi sanığı kasten öldürmeden mahkûm etmiş, Daire bu hükmü önce onamıştı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine Daire, onama kararını kaldırmış ve sanığın “önceden beri sürekli fiziksel şiddet gördüğü maktulün haksız saldırısını olay anındaki koşullara göre defetmeye çalışırken, meşru savunmada mazur görülebilecek heyecan, korku ve telaşla sınırı aşması sonucunda eylemini gerçekleştirdiği” gerekçesiyle hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiğini belirterek oy çokluğuyla bozmuştur. Karşı oyda ise savunmanın saldırıyla orantısız olduğu ve sanığın ağır tahrik altında kasten öldürmeden cezalandırılması gerektiği savunulmuştur.
Saldırı sona erdikten sonra işlenen fiilde sonuç farklıdır. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 18.05.2021 tarihli ve 2020/4917 E., 2021/8309 K. sayılı kararında, yıllarca şiddet gördüğü eşini, kendisini darp ettikten sonra uyuduğu sırada öldüren kadın hakkında ilk derece mahkemesinin TCK’nın 25. maddesinin birinci fıkrası ile 27. maddesinin ikinci fıkrasını birlikte uygulayarak verdiği ceza verilmesine yer olmadığı ve beraat kararını oy birliğiyle bozmuş ve şöyle demiştir: “sanığa yönelik sürmekte olan bir saldırı bulunmadığı gibi vuku bulmuş saldırının o an için tekrarının da muhakkak olmadığı, bu itibarla meşru savunma veya meşru savunmada sınırın aşılması şartlarının bulunmadığı, ancak maktulün sanığa karşı gerçekleştirdiği eylemlerin ağır tahrik niteliğinde olduğu”. Daire, sanığa haksız tahrik nedeniyle azami oranda indirim yapılması gerektiğini de belirtmiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu da 04.10.2018 tarihli ve 2015/424 E., 2018/399 K. sayılı kararında, şiddet gördüğü eşini alkolün etkisiyle sızdığı sırada boğan kadın bakımından, sanığın “yaşamına ve cinsel bütünlüğüne yönelik sürmekte olan bir saldırı bulunmadığı gibi önceki tarihlerde vuku bulmuş saldırının o an için tekrarının da muhakkak olmadığı” sonucuna varmış ve eylemi yoğun tahrik altında kasten öldürme olarak nitelendirmiştir. Bu karar oy çokluğuyla verilmiştir; karşı oydaki yedi üye meşru müdafaanın şartlarının gerçekleştiğini savunmuştur.
Saldırı engellendikten sonra süren eylemlerde de sonuç farklıdır. Ceza Genel Kurulu, yukarıda anılan 2021/279 E., 2022/391 K. sayılı kararında, eşinin bıçaklı saldırısına uğrayan ve evdeki odalara sığınmak isteyip kapıları kilitleyemediği için kaçamayan kadının durumunu da değerlendirmiştir. Kurul, oğlunun sopa darbeleriyle saldırganın yere düştüğünü ve bıçağın saldırgandan önce kadın tarafından yerden alındığını tespit etmiştir. Kurula göre bu durumda “bıçağın maktulden önce sanık tarafından yerden alınması suretiyle söz konusu haksız saldırının engellenmiş olması” söz konusudur; kadın buna rağmen maktulü birden fazla kez bıçaklamıştır. Kurul bu nedenle kadın hakkında sınırın aşılması hükmünün uygulanmasını oy çokluğuyla reddetmiş ve haksız tahrik indirimiyle kurulan mahkûmiyeti yerinde bulmuştur.
Bu kararlardan şu sonuç çıkarılabilir: Aile içi şiddet geçmişi tek başına meşru müdafaa sağlamaz, ancak iki yönden etkilidir. Birincisi, olay anında başlayan bir saldırının ağırlığı ve saldırganın yeniden saldıracağı yönündeki korku, savunmanın orantılı olup olmadığının ve sınırın mazur görülebilir heyecanla aşılıp aşılmadığının değerlendirilmesinde dikkate alınır. İkincisi, meşru müdafaa kabul edilmese bile süregelen şiddet ağır haksız tahrik sayılabilir ve cezada önemli bir indirime yol açabilir. Şiddete maruz kalan kişinin koruma ve uzaklaştırma kararı başta olmak üzere 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un sağladığı tedbirlere başvurması, hem kendini korumanın hem de şiddet geçmişini belgelemenin yoludur; boşanma davasında şiddetin ispatı da ayrı yazımızın konusudur.
Saldırı Yokken Varmış Gibi Algılanırsa Ne Olur?
Gerçekte olmayan bir saldırıyı var sanarak karşılık veren kişi, bu hatası kaçınılmazsa cezalandırılmaz; hata kaçınılabilirse sorumluluğu devam eder. Karanlıkta eve gelen yakınını hırsız sanıp ateş etmek bunun tipik örneğidir. Öğretide farazi (hayali) meşru müdafaa olarak anılan bu durum, TCK’nın 30. maddesinin üçüncü fıkrasına göre değerlendirilir.
Türk Ceza Kanunu’nun 30. maddesinin üçüncü fıkrası:
“Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.”
Hükümden yararlanmanın şartı, hatanın kaçınılmaz olmasıdır. Ceza Genel Kurulu, 07.11.2019 tarihli ve 2018/27 E., 2019/644 K. sayılı kararında, öğretiden aktararak “Hataya düşmenin kaçınılmaz olmasını, kusursuz olmak şeklinde anlamak gerekir.” demiştir; buna göre failin hatası nedeniyle kınanamaması, yani dikkatsiz ve özensiz davranmamış olması gerekir.
Olayda iki hafta önce evine hırsız girmiş olan sanık, gece saat dört sularında alaca karanlık yatak odasında pencereden ses duymuş ve yastığının altındaki tabancayla pencereye doğru on üç kez ateş ederek orada bulunan eşini öldürmüştü. Kurul, sanığın eşinin yatakta olup olmadığını kontrol etmek, ışığı açmak ya da sesin geldiği yöne seslenmek gibi basit bir dikkat göstermesi hâlinde gerçeği anlayabileceğini belirterek şu sonuca oy birliğiyle varmıştır: “sanığın daha dikkatli ve özenli davranması durumunda ateş ettiği kişinin, kendisine yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırı içindeki bir hırsız olmadığını anlayabileceği, bu nedenle sanığın bu hatasının kaçınılmaz nitelikte bir hata olmadığı”. Sanık hakkında olası kastla (sonucu öngörüp kabullenerek) öldürmeden mahkûmiyet kurulmuştu. Kurul, eylemin doğrudan kastla işlendiğini belirterek bu yanlışlığı eleştirmiş, ancak mahkûmiyeti onamıştır. Sanık, öldürdüğü kişinin eşi olduğunu bilmediği için TCK’nın 30. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca bu hatasından yararlanmış ve eşe karşı öldürmenin ağırlaştırılmış (nitelikli) hâlinden sorumlu tutulmamıştır.
Bu karara göre saldırının var olduğu yanılgısı, failin içinde bulunduğu koşullarda gösterebileceği dikkat ve özenle giderilebiliyorsa kaçınılmaz değildir. Ceza Genel Kurulu bu durumda faili kasten işlediği suçtan sorumlu tutmuştur. Kaçınılabilir hatada failin taksirle sorumlu tutulması gerektiği görüşü ise karşı oylarda savunulmaktadır. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 24.12.2025 tarihli ve 2025/8037 E., 2025/9423 K. sayılı kararında, gece bağ evine gelen torununu işitme cihazı takılı olmadığı ve kim olduğunu anlayamadığı için tabancayla vurarak öldüren sanık hakkında kasten öldürmeden kurulan mahkûmiyete Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı itirazı oy çokluğuyla reddetmiştir. Karşı oyda ise hatanın kaçınılmaz değil kaçınılabilir olduğu ve sanığın TCK’nın 30. maddesinin birinci fıkrası yoluyla bilinçli taksirle öldürmeden cezalandırılması gerektiği savunulmuştur. Daire itirazı reddettiği için dosya Ceza Genel Kuruluna gönderilmiştir.
Hata kaçınılmazsa fail bu hatasından yararlanır; verilecek kararın türü ise tartışmalıdır. Kanun, kusurluluğu ortadan kaldıran hata için ceza verilmesine yer olmadığı kararını öngörür (CMK’nın 223. maddesinin üçüncü fıkrasının (d) bendi). Yargıtay 1. Ceza Dairesi ise meşru müdafaa koşullarının bulunduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen sanık hakkında, TCK’nın 30. maddesinin üçüncü fıkrası delaletiyle 25. maddesinin birinci fıkrası uyarınca beraat kararı verilmesi gerektiğini kabul etmektedir. Daire, 02.07.2015 tarihli ve 2014/4479 E., 2015/4267 K. sayılı kararında ilk derece mahkemesinin hükmünü düzelterek sanığın “CMK.nun 223/2-d maddesi gereğince BERAATİNE” karar verilmesi gerektiğini oy birliğiyle belirtmiştir. 14.06.2021 tarihli ve 2020/1203 E., 2021/10506 K. sayılı kararında da “TCK'nin 30/3 maddesi delaletiyle TCK'nin 25/1 maddesi uyarınca meşru savunma nedeniyle beraatlerine karar verilmesi gerekirken” ceza verilmesine yer olmadığı kararı kurulmasını oy birliğiyle bozma nedeni saymıştır. Yukarıda anılan 2025/8037 E. sayılı dosyada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı da bu yönde, beraat istemlidir.
Sanık, var sandığı saldırıya göre de orantısız davranmışsa sonuç farklıdır. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 16.03.2016 tarihli ve 2015/1925 E., 2016/1299 K. sayılı kararında, kuru sıkı tabancayla ateş ederek üzerine gelen ve silahın gerçek olmadığını anlayamadığı kişinin başına kürekle iki kez vuran sanık hakkında, orantı şartının oluşmadığını ancak kaçınılmaz hatanın bulunduğunu kabul etmiştir. Daire, ilk derece mahkemesinin sanığın “eylemini mazur görülebilecek heyecan, korku ve telaş nedeniyle meşru savunma sınırını aşarak gerçekleştirdiği” yönündeki kabulünü de yerinde bulmuştur. Daire bu durumda “TCK.nın 30/3. maddesi yollamasıyla TCK.nın 27/2 ve CMK’nın 223/3-c maddesi gereğince ceza verilmesine yer olmadığına” karar verilmesi gerektiğini oy birliğiyle belirtmiş ve hükme yalnız bu yollamayı ekleyerek düzeltip onamıştır. Bu sonuç kaçınılmaz hatanın yanında, aşmanın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesine dayanır (TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrası). Bu koşul bulunmadığında sonucun ne olacağını doğrudan gösteren bir karara bu yazının hazırlandığı tarihte ulaşılamamıştır. Beraat ile ceza verilmesine yer olmadığı kararı arasındaki fark, aşağıda anlatıldığı gibi tutuklama tazminatı bakımından önemlidir.
Meşru Müdafaada Sınırın Aşılması Nedir?
Sınırın aşılması, meşru müdafaanın saldırıya ilişkin şartları gerçekleşmişken savunmanın saldırıyla orantılı olmaması, yani saldırı sürerken saldırıyı defetmek için gerekenden daha ağır ya da daha ağır sonuç doğuran bir karşılık verilmesidir. Saldırı hiç yoksa sınırın aşılmasından söz edilmez; saldırgan etkisiz hâle geldikten sonraki eylemler de kural olarak sınırın aşılması değil, koşulları varsa haksız tahrik olarak değerlendirilir (aşağıda, haksız tahrik başlığına bakınız). Ancak saldırının bitip bitmediğinin fail tarafından anlaşılamadığı olaylarda sonuç değişebilir. Ceza Genel Kurulu 2023/556 E. sayılı kararda, gözünün çevresinden yaralanan ve karanlık nedeniyle net göremeyen sanığın tabancasının mermisi bitince av tüfeğiyle ateşe devam etmesini ayrı tutmamış, eylemin bütününü sınırın mazur görülebilir korkuyla aşılması saymıştır.
Türk Ceza Kanunu’nun 27. maddesi:
“1. Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.
2. Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.”
Kanun, sınırın aşılmasını iki ayrı hükümle düzenler. Birinci fıkra bütün ceza sorumluluğunu kaldıran nedenler için geçerlidir ve sınırın kast olmaksızın (bilmeden ve istemeden) aşılmasını taksirli, yani dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılıkla işlenmiş suç gibi cezalandırır. İkinci fıkra ise yalnız meşru müdafaaya özgüdür ve sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmişse faile hiç ceza verilmemesini öngörür.
a) Mazur Görülebilecek Heyecan, Korku veya Telaşla Sınırın Aşılması
TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrasının uygulanabilmesi için meşru müdafaayla korunabilecek bir hakkın ve saldırıya ilişkin şartların bulunması, savunmanın orantılılık sınırını aşması ve aşmanın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan kaynaklanması gerekir. Ceza Genel Kurulu, 2023/265 E., 2026/185 K. sayılı kararında bu hükmün gerekçesini şöyle açıklamıştır: “Bu durumda, kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir.”
Bu hükümde belirleyici olan, saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Heyecan, korku ve telaş koruma sağlar; öfke sağlamaz. Kurul, 2015/1039 E., 2016/96 K. sayılı kararında bu ayrımı şöyle yapmıştır: “Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, "heyecan, korku veya telaşa" kapılarak meşru müdafaada sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır.” Kurul, 2023/265 E. sayılı kararında ayrıca “Burada sınırın kasten aşılıp aşılamadığının bir önemi bulunmamaktadır.” demiştir; yani mazur görülebilir heyecanla hareket eden kişi, aşırı karşılığı bilerek vermiş olsa bile bu hükümden yararlanabilir.
Uygulamadan örnekler şunlardır:
- Ceza Genel Kurulu, 2015/1039 E., 2016/96 K. sayılı kararında, kardeşine ateş edildiğini gören sanığın saldırganı göğsünden vurmasını orantısız bulmuş; ancak “Sanığın maruz kaldığı saldırının etkisiyle içine düştüğü psikolojik hal nedeniyle heyecanlanması, paniğe kapılması ve hatta korkması, bunun sonucunda da meşru savunma sınırını aşması hayatın olağan akışında beklenebilecek bir durum olup, somut olayda TCK’nun 27. maddesinin 2. fıkrasının uygulanma şartları gerçekleşmiştir.” demiştir. Karar her iki uyuşmazlık yönünden oy çokluğuyla verilmiş; karşı oylarda bir yandan meşru müdafaa şartlarının bulunmadığı, öte yandan eylemin tam meşru müdafaa olduğu ve beraat gerektirdiği savunulmuştur.
- Ceza Genel Kurulu, 2023/556 E., 2025/585 K. sayılı kararında, kendisini tüfekle vuran saldırgana iki ayrı silahla toplam on beş kez ateş eden sanığın savunmasının saldırıyla orantılı olmadığını kabul etmiş, ancak gözünün çevresinden yaralanan, karanlık nedeniyle net göremeyen ve tekrar saldırıya uğrayacağından korkan sanığın orantılılık sınırını “mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaş ile aştığının kabulü zorunludur” sonucuna varmıştır. Kararda haksız tahrik ve tam meşru müdafaa yönünde sekizer üyenin karşı oyu bulunmaktadır.
- Ceza Genel Kurulu, 24.02.2022 tarihli ve 2022/44 E., 2022/126 K. sayılı kararında, oğlunu tabancayla vuran ve oğlunun kendisine bıçakla saldırdığını savunan sanık bakımından, vücudunda darp izi bulunmaması, iddiasının tanık anlatımları ve olay yeri tutanağıyla doğrulanmaması gibi nedenlerle savunmanın “sonradan kurgulandığı” sonucuna varmış ve 27. maddenin ikinci fıkrasının uygulanmasını oy çokluğuyla reddetmiştir. Sanığın saldırıya uğradığı yönündeki savunması maddi delillerle çelişiyor ya da sonradan kurgulandığı anlaşılıyorsa saldırının varlığı kabul edilmez.
b) Sınırın Kast Olmaksızın Aşılması
Sınırın aşılması mazur görülebilir bir heyecan, korku veya telaştan kaynaklanmıyorsa birinci fıkraya bakılır. Ceza Genel Kurulu, 2021/279 E., 2022/391 K. sayılı kararında bu hükmü şöyle açıklamıştır: “TCK’nın 27. maddesinin 1. fıkrasında, fail bir hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmakta ise de, bunu bilerek ve isteyerek yani kasten yapmamaktadır. Ancak, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, fail sınırı kast olmaksızın aşmış olması dolayısıyla taksirinden sorumlu tutulmaktadır.”
Bu durumda fail, kasten işlenen suçun değil, aynı fiilin taksirle işlenmiş hâlinin cezasıyla ve bu cezadan ayrıca indirim yapılarak cezalandırılır. Örneğin savunma sırasında saldırganın ölümüne yol açan ve sınırı kast olmaksızın aşan kişiye kasten öldürmenin değil, taksirle öldürmenin cezası uygulanır. Taksirle öldürme suçunun cezası TCK’nın 85. maddesinin birinci fıkrasına göre iki yıldan altı yıla kadar hapistir; mahkeme bu sınırlar içinde belirlediği cezadan altıda bir ile üçte bir arasında indirim yapar. Mahkeme temel cezayı üç yıl olarak belirlerse, altıda bir indirimle iki yıl altı ay, üçte bir indirimle iki yıl hapis cezasına hükmolunur. Sınır bilinçli taksirle, yani sonuç öngörüldüğü hâlde istenmeyerek aşılmışsa, taksirli suçun cezası TCK’nın 22. maddesinin üçüncü fıkrasına göre ayrıca artırılır; yukarıda anılan 1. Ceza Dairesinin 2025/4004 K. sayılı kararında bu nedenle TCK’nın 27. maddesinin birinci fıkrası, 85. maddesinin birinci fıkrası ve 22. maddesinin üçüncü fıkrası birlikte uygulanmıştır. Fiilin taksirli hâli kanunda suç olarak düzenlenmemişse (örneğin mala zarar vermede) birinci fıkra gereği ceza verilmez; çünkü taksirle işlenen fiiller ancak kanunun açıkça belirttiği hâllerde cezalandırılır (TCK’nın 22. maddesinin birinci fıkrası).
Sınırın kast olmaksızın aşılması, kolluk görevlilerinin zor ve silah kullanma yetkisinde de görülür. Ceza Genel Kurulu, 03.04.2024 tarihli ve 2023/360 E., 2024/157 K. sayılı kararında, duruşma salonunun penceresinden atlayıp kaçan şüpheliyi yakalamak için silah kullanan ve şüphelinin ölümüne yol açan polis memuru hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünü, sanığın “TCK'nın 27/1. maddesindeki sınırı taksirle aştığının gözetilmemesi” nedeniyle oy çokluğuyla bozmuştur. Kurul bu olayda meşru müdafaa koşullarının oluşmadığını, polisin kanunun hükmünü ve amirin emrini yerine getirirken (TCK’nın 24. maddesi) sınırı kast olmaksızın aştığını kabul etmiştir. Karar, birinci fıkranın meşru müdafaa dışındaki ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde de uygulandığını göstermesi bakımından önemlidir.
c) Sınırın Kasten Aşılması
Sınır bilerek ve isteyerek aşılmışsa birinci fıkra uygulanmaz. Ceza Genel Kurulu, 2013/808 E., 2015/314 K. sayılı kararında bunu şöyle belirtmiştir: “Dolayısıyla 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 50. maddesinden farklı olarak sınırın kasten aşılması durumunda bu fıkra uygulanamayacaktır.” Bu hâlde sınırın aşılması mazur görülebilir bir heyecan, korku veya telaştan kaynaklanıyorsa ikinci fıkra yine uygulanabilir; aksi hâlde fail kasten işlenen suçtan cezalandırılır ve koşulları varsa haksız tahrik indirimi gündeme gelir.
Meşru Müdafaa ile Haksız Tahrik Arasındaki Fark Nedir?
İki kurum da karşı tarafın haksız bir davranışına verilen tepkiyi konu alır; ancak hukuki nitelikleri ve sonuçları farklıdır. Meşru müdafaa sürmekte olan bir saldırıyı defetmeye yöneliktir ve fiili hukuka uygun hâle getirir. Haksız tahrikte ise fail kendini korumak için değil, haksız bir fiilin yarattığı hiddet (öfke) veya şiddetli elemin (derin acı ve üzüntü) etkisiyle hareket eder; fiil suç olmaya devam eder, yalnız ceza indirilir. Bu durum çoğu olayda saldırı sona erdikten sonraki eylemlerde görülür.
Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesi:
“Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.”
Ceza Genel Kurulu, 2023/556 E., 2025/585 K. sayılı kararında öğretideki bir kaynağa (Demirbaş, Haksız Tahrik) dayanarak farkı şöyle özetlemiştir: “Son olarak ifade etmek gerekir ki, meşru savunmada sona ermemiş, hâlen mevcut bir saldırıya karşı savunma amacıyla karşılık verilmekte, saldırıdan başka türlü korunma imkanı bulunmamakta iken, haksız tahrikte sona ermiş bir haksız fiile zorunlu olmamakla birlikte haksız eylemin yarattığı öfke ile karşılık verilmektedir.”
Ayrımın en çok önem kazandığı durum, saldırı sona erdikten sonra devam eden eylemlerdir. Ceza Genel Kurulu, 2013/808 E., 2015/314 K. sayılı kararında meşru müdafaanın şartları ortadan kalktıktan sonra işlenen fiil için “ortada devam eden bir saldırı söz konusu olmadığı için meşru müdafaa sözkonusu olmaz; bu halde sonlandırılmış olan ilk saldırıda bulunan kişinin bu hareketi nedeniyle ancak haksız tahrik hükümleri uygulanabilir” demiş ve gerekçesini şöyle açıklamıştır: “Böyle bir durumda fail, kendisini korumak için değil, sona ermiş olan saldırıdan duyduğu hiddet veya şiddetli elemin etkisiyle hareket etmiş ve bir tepki neticesinde suçu işlemiştir.”
Olayda maktul, elinde döner bıçağıyla sanığı kovalamış; sanık önce havaya ve duvara, ardından yaklaşan maktulün başına ateş etmişti. Kurul, ilk isabetle yere yığılan, bıçağı elinden düşen ve etkisiz hâle gelen maktulün sırtına yakın mesafeden yapılan son atış nedeniyle sanığın “niyetinin kin duygusunu tatmine yönelik olduğu” sonucuna varmış ve eylemi meşru müdafaada sınırın aşılması değil, haksız tahrik altında kasten öldürme olarak nitelendirmiştir. Karar oy çokluğuyla verilmiştir; Genel Kurul Başkanı ve dört üye, hükmün bozulmasına katılmakla birlikte sanığın sınırı mazur görülebilecek heyecan, korku ve telaşla aştığı görüşünü belirtmiştir.
Kurul, 2018/291 E. sayılı kararda da ortada sanığın yaşamına yönelmiş bir saldırı bulunmadığını kabul etmiş; etkisiz hâle getirdiği ve “artık saldırı imkânı bulunmayan” maktulün yüzüne sanığın tüfeğin dipçiğiyle vurmasını öfkeyle hareket ettiğinin göstergelerinden biri saymıştır.
Buna karşılık meşru müdafaanın bütün şartları bulunan bir olayda sanığın haksız tahrik indirimiyle cezalandırılması hukuka aykırıdır; doğru karar beraattir. Yargıtay 1. Ceza Dairesinin yukarıda anılan 2022/8330 E. sayılı kararı ve aynı dosyada direnme üzerine verilen Ceza Genel Kurulunun 2024/441 E. sayılı kararı bu yöndedir. Haksız tahrikin şartları ve indirimin oranı ayrı bir konu olup bu yazıda yalnız meşru müdafaayla ilişkisi bakımından ele alınmıştır.
Meşru Müdafaa İddiasında Hangi Karar Verilir?
Meşru müdafaa iddiası, olayın soruşturma ve kovuşturma aşamasında farklı sonuçlar doğurur. Verilecek karar, meşru müdafaanın bütün şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğine, şartlar varken sınırın aşılıp aşılmadığına ve aşılmışsa bunun nedenine göre değişir.
a) Soruşturma Aşamasında
CMK’nın 172. maddesine göre Cumhuriyet savcısı, soruşturma sonunda kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edemezse ya da kovuşturma olanağı bulunmazsa kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Olayın meşru müdafaa sınırları içinde kaldığı soruşturmada açıkça anlaşılıyorsa kamu davası açılmaz. Ancak deliller çelişiyorsa, özellikle karşılıklı kavga olaylarında, meşru müdafaa değerlendirmesinin kovuşturma aşamasında mahkemece yapılması gerekir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 27.04.2026 tarihli ve 2026/1325 E., 2026/3282 K. sayılı kararında, karşılıklı kavgada bir tarafın meşru müdafaa kapsamında kaldığı gerekçesiyle verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararına itirazın reddini, “Mahkemece delillerin birlikte değerlendirilerek karar verilmek üzere şüpheliler hakkında kamu davası açılması gerektiği” gerekçesiyle oy birliğiyle kanun yararına bozmuştur. Bu karara karşı suçtan zarar gören (öldürme olaylarında ölenin yakınları), kararın kendisine tebliğinden itibaren iki hafta içinde sulh ceza hâkimliğine itiraz edebilir (CMK’nın 173. maddesi). Hâkimlik soruşturmanın genişletilmesini isteyebilir; itirazı yerinde bulursa Cumhuriyet savcısı iddianame düzenler. Soruşturma ve kovuşturmanın aşamaları ceza davaları ve ceza yargılaması rehberimizde anlatılmıştır.
b) Kovuşturma Aşamasında
Mahkemenin verebileceği kararlar şunlardır:
- Beraat: Meşru müdafaanın bütün şartları gerçekleşmişse fiil hukuka uygundur; sanık CMK’nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat eder.
- Ceza verilmesine yer olmadığı: Meşru müdafaa şartları içinde savunma orantıyı aşmış, ancak aşım mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmişse faile ceza verilmez (TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrası); mahkeme CMK’nın 223. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verir.
- İndirimli mahkûmiyet: Sınır kast olmaksızın aşılmışsa ve fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suçun cezasından altıda birinden üçte birine kadar indirim yapılarak ceza verilir (TCK’nın 27. maddesinin birinci fıkrası).
- Kaçınılmaz hata: Fail meşru müdafaanın koşullarının bulunduğu konusunda kaçınılmaz bir hataya düşmüşse bu hatasından yararlanır. Kanunun lafzı ceza verilmesine yer olmadığı kararını gösterse de (CMK’nın 223. maddesinin üçüncü fıkrasının (d) bendi), Yargıtay 1. Ceza Dairesi bu durumda beraat kararı verilmesi gerektiğini kabul etmektedir. Var sanılan saldırıya göre de orantısız davranılmış ve bu aşma mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmişse, Daire TCK’nın 30. maddesinin üçüncü fıkrası yollamasıyla 27. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilmesi gerektiğini kabul etmiştir (yukarıda, saldırı yokken varmış gibi algılanması başlığına bakınız).
- Kasten işlenen suçtan mahkûmiyet: Meşru müdafaa şartları hiç oluşmamışsa ya da sınır mazur görülemeyecek biçimde kasten aşılmışsa sanık kasten işlenen suçtan cezalandırılır; olayda saldırıdan kaynaklanan bir hiddet ya da şiddetli elem varsa haksız tahrik indirimi uygulanabilir.
Ceza Genel Kurulu, 2023/265 E., 2026/185 K. sayılı kararında beraat ile diğer iki sonuç arasındaki ayrımı açıkça vurgulamıştır: “hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde beraat kararı değil, anılan maddenin birinci fıkrasına göre indirimli ceza veya ikinci fıkrasına göre CMK’nın 223. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendi gözetilerek ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilecektir.”
Mahkeme bu sonuçlardan yalnız birini seçebilir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 2020/4917 E., 2021/8309 K. sayılı kararında, asıl bozma nedeninin yanında ilk derece mahkemesinin kendi kabulüne göre de bir hata bulunduğunu belirtmiştir. Daire, mahkemenin TCK’nın 25. maddesi ile 27. maddesinin ikinci fıkrasını birlikte uygulamasını “hem ceza verilmesine yer olmadığına hem de beraatine karar verilmesi suretiyle çelişki oluşturulması” olarak nitelendirmiş ve bunu ayrı bir bozma nedeni saymıştır.
c) Beraat ile Ceza Verilmesine Yer Olmadığı Kararı Arasındaki Fark Neden Önemlidir?
İki kararda da sanık cezalandırılmaz; ancak hukuki sonuçları aynı değildir. Beraat kararı fiilin hukuka uygun olduğunu tespit eder. Ceza verilmesine yer olmadığı kararında ise fiil hukuka aykırılığını korur, yalnız failin kusurluluğu ortadan kalktığı için ceza verilmez.
Bu farkın en somut sonucu, soruşturma ya da kovuşturma sırasında tutuklanan kişinin tazminat hakkı bakımından görülür. CMK’nın 141. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi, kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra hakkında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatine karar verilen kişiye Devletten tazminat isteme hakkı tanır. Bu istemler 01.06.2024’ten önce ağır ceza mahkemesinde görülüyordu. Yargıtay 12. Ceza Dairesi, bu dönemde yapılan istemlerde, meşru müdafaada sınırın mazur görülebilir heyecanla aşılması nedeniyle ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilen kişinin tazminat istemini reddeden kararları onamıştır. Daire, 15.10.2024 tarihli ve 2022/5776 E., 2024/5353 K. sayılı kararında, tutuklu kaldıktan sonra TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilen davacının tazminat davasının “CMK'nın 141/1-e hükmü gereğince davacı hakkında kesinleşmiş beraat yada kovuşturmaya yer olmadığı kararının bulunmaması nedeniyle” reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir. Dairenin 11.10.2021 tarihli ve 2021/2723 E., 2021/6692 K. sayılı kararı da aynı yöndedir. Daire, 19.01.2015 tarihli ve 2014/8361 E., 2015/664 K. sayılı kararında da bu durumdaki kişiye tazminat veren ilk derece kararını oy çokluğuyla bozmuştur; karşı oyda ise tazminat verilmesi gerektiği savunulmuştur.
Kanun değişikliğiyle 01.06.2024’ten sonra yapılan, beraat ya da kovuşturmaya yer olmadığı kararına dayanan istemlere 6384 sayılı Tazminat Komisyonunun Görevleri ile Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Kanun uygulanır; istemi Adalet Bakanlığı bünyesindeki Tazminat Komisyonu inceler (CMK’nın 142. maddesinin ikinci fıkrası). Aynı tarihten beri, konutunu terk etmeme ya da hastaneye yatmak dâhil tedavi veya muayene tedbirlerine tâbi olma biçimindeki adli kontrol yükümlülükleri uygulandıktan sonra beraat eden ya da hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen kişi de tazminat isteyebilir; bu istemleri de Komisyon inceler (CMK’nın 141. maddesinin birinci fıkrasının (l) bendi ve 142. maddesinin ikinci fıkrası). Başvuru Komisyona doğrudan, Cumhuriyet başsavcılıkları aracılığıyla ya da elektronik ortamda yapılabilir; başsavcılık aracılığıyla yapılan başvuruda başsavcılığa başvurma tarihi esas alınır (6384 sayılı Kanun’un 5/B maddesinin dördüncü fıkrası yollamasıyla 5. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları). Komisyon bu istemleri değerlendirirken CMK’nın 141. maddesini uygular (6384 sayılı Kanun’un 5/B maddesinin üçüncü fıkrası); bu nedenle (e) ve (l) bentlerindeki “kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine” karar verilmiş olma koşulu Komisyon bakımından da geçerlidir. Komisyonun ve itiraz mercii Ankara Bölge İdare Mahkemesinin, ceza verilmesine yer olmadığı kararı alan kişilerin istemlerine nasıl yaklaştığını gösteren bir karara bu yazının hazırlandığı tarihte ulaşılamamıştır. Kanuna aykırı yakalama veya tutuklama ya da tutukluyken makul sürede hüküm verilmemesi gibi karar türüne bağlı olmayan nedenlere dayanan istemler ise Komisyona değil ağır ceza mahkemesine yapılır; bu kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir ve bölge adliye mahkemesinin kararı kesindir (CMK’nın 141. maddesinin birinci fıkrası, 142. maddesinin ikinci ve sekizinci fıkraları).
Bu nedenle meşru müdafaanın bütün şartlarının bulunduğu bir olayda kararın beraat yerine ceza verilmesine yer olmadığı biçiminde kurulması sanık aleyhinedir ve kanun yoluna konu edilebilir. Kanun da bunu açıkça yasaklar: CMK’nın 223. maddesinin dokuzuncu fıkrasına göre derhâl beraat kararı verilebilecek hâllerde ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilemez.
İki karar kanun yolu bakımından da farklı sonuç doğurur. İlk derece mahkemesinin verdiği ceza verilmesine yer olmadığı kararına karşı istinaf başvurusu bölge adliye mahkemesince esastan reddedilirse bu karar temyiz edilemez (CMK’nın 286. maddesinin ikinci fıkrasının (h) bendi). Ceza Genel Kurulu, 25.10.2023 tarihli ve 2023/354 E., 2023/545 K. sayılı kararında, kasten öldürme suçundan TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca verilen ceza verilmesine yer olmadığı kararının istinafta esastan reddi üzerine sanık müdafii ile katılanlar vekilinin yaptığı temyiz isteklerini bu hüküm uyarınca reddetmiştir. Karar oy çokluğuyla verilmiştir; iki üye temyizin mümkün olduğu görüşüyle karşı oy kullanmıştır. Böyle bir kararda olağan kanun yolu istinafla sona erer; bölge adliye mahkemesinin esastan ret kararıyla hüküm kesinleşir. Beraat kararında ise temyiz yasağı on yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren suçlarla sınırlıdır (CMK’nın 286. maddesinin ikinci fıkrasının (g) bendi); kasten öldürme gibi daha ağır cezayı gerektiren suçlarda ilk derece mahkemesinin beraat kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddi temyiz edilebilir.
d) Bilinmesi Gereken Süreler
Meşru müdafaa iddiasının ileri sürüldüğü dosyalarda en sık karşılaşılan süreler 30.10.2026 itibarıyla şöyledir:
- Kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz: Suçtan zarar gören, kararın tebliğinden itibaren iki hafta içinde sulh ceza hâkimliğine itiraz edebilir (CMK’nın 173. maddesi; 01.06.2024’ten önce on beş gündü).
- Hükme karşı istinaf ve temyiz: Hükmün gerekçesiyle birlikte tebliğ edildiği tarihten itibaren iki hafta içinde, hükmü veren mahkemeye dilekçe verilerek ya da zabıt kâtibine beyanda bulunularak yapılır (CMK’nın 273. maddesinin birinci fıkrası ve 291. maddesinin birinci fıkrası). Cumhuriyet savcısı ve sanığın yanında katılan, katılma isteği karara bağlanmamış ya da reddedilmiş olan ve katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar gören kişiler de (örneğin öldürme olaylarında ölenin yakınları) başvurabilir (CMK’nın 260. maddesinin birinci fıkrası). İlk derece mahkemesinin ceza verilmesine yer olmadığı kararı istinafta esastan reddedilirse temyiz yolu kapalıdır (yukarıda, c bendine bakınız).
- Tutuklama ve adli kontrol tazminatı istemi: Kararın kesinleştiğinin tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde kesinleşmeyi izleyen bir yıl içinde yapılır (CMK’nın 142. maddesinin birinci fıkrası; Tazminat Komisyonuna yapılan istemlerde 6384 sayılı Kanun’un 5/B maddesinin birinci fıkrası).
- Tazminat Komisyonu kararına itiraz: Kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde, Komisyon aracılığıyla Ankara Bölge İdare Mahkemesine yapılır; itiraz üzerine verilen karar kesindir (6384 sayılı Kanun’un 7. maddesi).
- Saldırganın verdiği yaralanma için şikâyet: Yaralanma basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüdeyse soruşturma şikâyete bağlıdır; şikâyet, fiilin ve failin öğrenildiği günden itibaren altı ay içinde yapılmalıdır (TCK’nın 73. maddesi ve 86. maddesinin ikinci fıkrası). Yaralama silahla ya da eşe, boşanılan eşe, üstsoya, altsoya veya kardeşe karşı işlenmişse veya TCK’nın 86. maddesinin üçüncü fıkrasında sayılan diğer hâllerden biri varsa şikâyet aranmaz. TCK’nın 86. maddesinin üçüncü fıkrası dışında kalan kasten yaralamalarda uzlaştırma girişiminde bulunulur (CMK’nın 253. maddesi).
Meşru Müdafaa İddiası Nasıl İspat Edilir?
Meşru müdafaa çoğu kez tanığı az, hızlı gelişen olaylarda ileri sürülür. Mahkeme, sanığın savunmasını olayın oluşuna, maddi delillere ve hayatın olağan akışına uygun olup olmadığına göre değerlendirir. Bu değerlendirmede öne çıkan deliller şunlardır:
- Kamera kayıtları: Ceza Genel Kurulunun 2023/265 E. sayılı kararında saldırının başı ile sonu arasında yaklaşık on saniye geçtiği ve sanığın saldırganlar uzaklaşınca durduğu, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2022/8330 E. sayılı kararında ise ilk ateşin kimden geldiği görüntü kayıtlarından tespit edilmiştir.
- Adli tıp raporları: Sanığın vücudundaki yaraların bulunup bulunmaması ve niteliği, saldırı iddiasının doğrulanmasında belirleyicidir. Ceza Genel Kurulu, 2022/44 E. sayılı kararda sanığın vücudunda darp izi bulunmamasını, 2015/424 E. sayılı kararda ise sanığın anlattığı boğma girişimine uygun bir iz bulunmamasını savunmayı kabul etmeme gerekçeleri arasında saymıştır.
- Olay yeri incelemesi ve bilirkişi raporları: Kovanların sayısı ve yeri, atış mesafesi, yaraların yeri ve sayısı orantılılığın ve olayın oluş sırasının belirlenmesinde kullanılır.
- Önceki olaylara ilişkin kayıtlar: Saldırganın daha önceki tehdit ve saldırılarına ilişkin şikâyet, mahkeme ve koruma kararları, özellikle saldırının tekrarının muhakkak olup olmadığının ve failin korkusunun değerlendirilmesinde önem taşır.
Ceza muhakemesinde maddi gerçek Cumhuriyet savcısı ve mahkeme tarafından resen araştırılır; sanığın lehine olan deliller de toplanır ve şüpheden sanık yararlanır. Ancak Yargıtay uygulamasında bu ilke, meşru müdafaa iddiasının olayın oluşuna ve delillere uygun olması gereğini ortadan kaldırmaz. Ceza Genel Kurulu, 2021/279 E. sayılı kararında suça sürüklenen çocuğun “aksi kanıtlanamayan savunmasına göre” meşru müdafaa koşullarının gerçekleştiğini kabul ederken, 2017/180 E. sayılı kararında ilk ateşin kimden geldiği belirlenemediği için meşru müdafaayı reddetmiş ve şüpheyi haksız tahrik bakımından sanık lehine değerlendirmiştir. Savunmanın olayın hemen ardından verilmesi, ilk ifadelerle sonraki ifadeler arasında çelişki bulunmaması ve delillerin erkenden korunması bu nedenle sonuca doğrudan etki eder. Olayın ardından yapılacak suç duyurusu ve ifadelerin içeriği de bu açıdan önemlidir.
Meşru Müdafaada Tazminat Ödenir mi?
Saldırgana karşı hayır: meşru müdafaanın bütün şartları varsa, savunmada bulunan kişi saldırgana verdiği zarardan hukuken sorumlu değildir. TBK’nın 64. maddesinin birinci fıkrası bunu açıkça düzenler. Sınırın aşıldığı hâller ve olayla ilgisi olmayan üçüncü kişiye verilen zarar ise aşağıda ayrıca anlatılmıştır.
Türk Borçlar Kanunu’nun 64. maddesinin birinci fıkrası:
“Haklı savunmada bulunan, saldıranın şahsına veya mallarına verdiği zarardan sorumlu tutulamaz.”
TBK’nın 64. maddesinin birinci fıkrası yalnız haklı savunmayı, yani meşru müdafaanın bütün şartlarının bulunduğu durumu kapsar. Sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaşla aşıldığı hâlde (TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrası) ise sonuç tartışmalıdır. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 21.04.2016 tarihli ve 2015/16371 E., 2016/5409 K. sayılı kararında bir manevi tazminat davasını değerlendirmiştir. Davalının ceza davasında meşru müdafaa sınırını mazur görülebilecek heyecan, korku ve telaşla aştığı kabul edilmiş ve hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmişti. İlk derece mahkemesi, davalının sınırı aştığı için “az da olsa hukuki yönden kusurunun” bulunduğunu kabul ederek manevi tazminatın bir kısmına hükmetmiş; Daire bu kararı şu gerekçeyle bozmuştur: “davalının, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü korku, telaş ve heyecan dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olduğundan, meşru müdafaada sınırının aşılmasından dolayı kusurlu sayılamayacağı kabul edilmelidir.” Karar oy çokluğuyla verilmiştir; karşı oyda, sınırı aşan davalının bu nedenle doğan zarardan sorumlu olması gerektiği savunulmuştur.
Aynı tartışma, ölen saldırganın yakınlarının açtığı davalarda da vardır. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 29.09.2015 tarihli ve 2015/9205 E., 2015/10251 K. sayılı kararında, oğlunun öldürülmesi nedeniyle davacının açtığı manevi tazminat davasında, ceza davasında hakkında TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilen davalının “meşru müdafaada sınırının aşılmasından dolayı kusurlu sayılamayacağı kabul edilmelidir” demiş ve “davanın tümden reddine karar verilmesi gerekirken” davalının sorumluluğuna hükmedilmesini bozma nedeni saymıştır. Karar oy çokluğuyla verilmiştir; karşı oy, hükmedilen tazminat miktarının o aşamada tartışılamayacağı gerekçesiyle onama yönündedir. Meşru müdafaanın bütün şartları varsa ise TBK’nın 63. maddesinin ikinci fıkrasına göre zarar verenin davranışı haklı savunma niteliği taşıdığından fiil hukuka aykırı sayılmaz; yakınların destekten yoksun kalma ve manevi tazminat istemleri için de sorumluluk doğmaz. TBK’nın 53. ve 56. maddeleri ölüm hâlinde istenebilecek bu zarar kalemlerini sayar; bunları giderme yükümlülüğü ise kusurlu ve hukuka aykırı bir fiile bağlıdır (TBK’nın 49. maddesinin birinci fıkrası). Bu sonuç kanun metninden çıkmaktadır.
Sınır kast olmaksızın (TCK’nın 27. maddesinin birinci fıkrası) ya da kasten aşılmışsa durum farklıdır. TBK’nın 64. maddesinin birinci fıkrası yalnız haklı savunmada bulunanı korur; Ceza Genel Kuruluna göre de sınırın kast olmaksızın aşılması kusurluluğu ortadan kaldırmaz, yalnız azaltır. Bu hâllerde fiil hukuka aykırı ve kusurlu kaldığı için TBK’nın 49. maddesinin birinci fıkrası uyarınca tazminat sorumluluğu doğar. Ancak zarar görenin kendi haksız saldırısıyla zararın doğmasında etkili olması, hâkimin tazminatı indirmesine, hatta tamamen kaldırmasına yol açabilir (TBK’nın 52. maddesi). Bu hâllerde tazminatı açıkça hükme bağlayan bir hukuk dairesi kararına bu yazının hazırlandığı tarihte ulaşılamamıştır; sonuç kanun metninden çıkmaktadır.
TBK’nın 64. maddesinin birinci fıkrasının koruması, saldıranın şahsına veya mallarına verilen zararla sınırlıdır. Savunma sırasında olayla ilgisi olmayan üçüncü kişiye verilen zarar bakımından Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 16.12.2025 tarihli ve 2022/15123 E., 2025/16825 K. sayılı kararında, farklı bir sonuca varmıştır. Olayda bir kavgada saldırıdan kaçmak için araca sığınan davalı, araçla ileri geri manevra yaparken kavganın tarafı olmayan ve kavgayı ayırmaya gelen davacıyı yaralamış; ceza davasında meşru müdafaa nedeniyle beraat etmişti. Daire, “Meşru müdafaa ve zorunluluk hali cezasızlık sebebiyse de üçüncü kişi durumundaki davacının uğramış olduğu zararın tazmini gereğini ortadan kaldırmayacaktır.” demiş; koşulları oluşmuşsa tazminattan TBK’nın 52. maddesine göre indirim yapılabileceğini belirterek davanın reddine ilişkin kararları bozmuştur. Karar oy çokluğuyla verilmiştir; karşı oy, üçüncü kişilerin ağır kusurunun işletme tehlikesine dayanan sorumlulukta illiyet bağını kestiği görüşündedir. Karar, zorunlu mali sorumluluk sigortasıyla teminat altına alınmış bir aracın karıştığı olaya ilişkin olup bu konuda ulaşılan tek karardır; genel ve yerleşik bir kural olarak okunmamalıdır.
Hukuk hâkimi, ceza hâkiminin kararıyla her yönden bağlı değildir. TBK’nın 74. maddesine göre hukuk hâkimi, zarar verenin kusurunun olup olmadığına karar verirken ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle ve ceza hâkiminin verdiği beraat kararıyla bağlı değildir; ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da hukuk hâkimini bağlamaz. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de 24.12.2019 tarihli ve 2017/2368 E., 2019/6262 K. sayılı kararında, görevli memura direnme suçundan beraat eden davalılar hakkındaki rücu (ödenen tazminatın geri istenmesi) davasında “TBK’nun 74. (BK 53) maddesi uyarınca hukuk hakimi, ceza mahkemesinin beraat kararı ile bağlı olmadığı gibi, kusurun bulunup bulunmadığı ve oranı konusunda ceza mahkemesinde varılan sonuç ile de bağlı değildir” demiştir.
Bu bağımsızlığın sınırı ise maddi olgulardır. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 26.02.2020 tarihli ve 2017/5079 E., 2020/909 K. sayılı kararında, hukuk hâkiminin bu bağımsızlığının “sınırsız olmayıp ceza mahkemesinin maddi vakıaların belirlenmesine ilişkin mahkûmiyet kararı hukuk hâkimi yönünden bağlayıcı, taraflar yönünden de kesin delil niteliğindedir” demiştir. Bu nedenle ceza davasında verilen beraat ya da ceza verilmesine yer olmadığı kararı tazminat davasını kendiliğinden belirlemez; meşru müdafaa savunması hukuk davasında da ayrıca ileri sürülmelidir.
Meşru müdafaa kabul edilmeyip fiil haksız tahrik altında işlenmişse, zarar görenin olaya kendi haksız davranışıyla yol açması tazminatın indirilmesine, hatta tamamen kaldırılmasına yol açabilir (TBK’nın 52. maddesi). Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, yukarıda anılan 2017/5079 E., 2020/909 K. sayılı kararında, davalının eylemini haksız tahrik altında gerçekleştirdiğinin kesinleşmiş ceza kararıyla sabit olduğu bir davada, davacının “müterafik kusuru bulunduğu sabit olduğuna göre” maddi tazminatta hesaplanan zarardan kusuru oranında indirim yapılması gerekirken tazminatın tamamına hükmedilmesini bozma nedeni saymıştır (karar, olay tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 44. maddesine dayanmaktadır; bugünkü karşılığı TBK’nın 52. maddesidir). Bedensel zararlardan doğan tazminatın kalemleri ve hesabı bedensel zarar nedeniyle tazminat davaları yazımızda anlatılmıştır.
Sıkça Sorulan Sorular
Meşru müdafaada bulunan kişi ceza alır mı?
Hayır. Meşru müdafaanın bütün şartları gerçekleşmişse fiil hukuka uygundur ve sanık CMK’nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat eder. Şartlar soruşturma aşamasında açıkça anlaşılıyorsa Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığına karar verebilir.
Kendini savunurken saldırganı öldüren kişi ceza alır mı?
Savunma saldırıyla orantılıysa hayır; yaşama yönelik ağır bir saldırıya karşı orantılı savunma sonucunda saldırgan ölmüşse sanık beraat eder. Savunma orantısız olmuş, ancak bu mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan kaynaklanmışsa yine ceza verilmez. Sınır kast olmaksızın aşılmışsa taksirle öldürme cezasından indirim yapılarak ceza verilir; sınır öfkeyle kasten aşılmışsa ya da saldırı sona ermişse sanık kasten öldürmeden cezalandırılır ve koşulları varsa haksız tahrik indirimi uygulanır. Kasten öldürme suçunun cezası kasten öldürme suçu, yaralama hâlindeki ceza kasten yaralama suçu yazılarımızda anlatılmıştır.
Saldırıdan kaçma imkânı olan kişi kaçmak zorunda mıdır?
Hayır, kanunda açıkça yazılmış bir kaçma yükümlülüğü yoktur. Ancak Ceza Genel Kurulu savunmanın zorunlu olmasını, hakkı korumak için savunmadan başka imkân bulunmaması olarak tanımladığından, somut olayın bütün koşulları değerlendirilir. Uzaklaştığı hâlde takip edilmek sanığın lehine, çatışmanın dışında kalabilecekken kalmamak ise aleyhine değerlendirilebilmektedir. Kaçmaya çalışmak tek başına yetmez; savunma anında saldırının sürmesi ve savunmanın orantılı olması da aranır.
Hırsıza karşı silah kullanmak meşru müdafaa sayılır mı?
Hırsızın yalnız malı mı aldığına, yoksa kişilerin hayatını da tehdit edip etmediğine göre değişir. Hırsız yalnız malı alıp kaçıyorsa ve kimsenin hayatı tehlikede değilse, Ceza Genel Kurulunun 2019/658 E., 2023/449 K. sayılı kararına göre ateşli silah kullanmak orantılılık ilkesini ihlal eder. Kurul bu kararda, kooperatif marketini soyup araçla kaçan hırsızların aracına ateş eden ve mermi sapması sonucu sürücünün ölümüne yol açan sanık hakkındaki beraat kararını, taksirle öldürmeden mahkûmiyet gerektiği gerekçesiyle oy çokluğuyla bozmuştur. Ancak kararlar tek yönde değildir: Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2013/2791 E., 2013/5664 K. sayılı kararında, kendisine bıçak gösterip küfreden ve havaya yapılan üç uyarı atışına rağmen mallarla yüklü araçla kaçan hırsızın aracına ateş eden market sahibi hakkında meşru müdafaa kabul edilmiştir.
Hırsız eve girip bıçakla saldırıyorsa, yani kişilerin hayatını ya da vücut bütünlüğünü de tehdit ediyorsa meşru müdafaa gündeme gelir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 2023/2149 E., 2025/872 K. sayılı kararında, eve girip ev sahibi ile yanındaki kişiye bıçak savuran hırsıza karşı saldırıya ilişkin koşulların gerçekleştiğini kabul etmiş; ölçülülük aşılmış olsa da bu aşma mazur görülebilecek korku, heyecan ve telaştan kaynaklandığı için ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Başkasını korumak için müdahale eden kişi meşru müdafaadan yararlanır mı?
Evet. TCK’nın 25. maddesi “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka” yönelen saldırıyı kapsar. Ceza Genel Kurulu, babasının bıçaklı saldırısından annesini sopayla koruyan çocuk ve ağabeyine yönelen silahlı saldırıyı engelleyen sanık hakkında meşru müdafaayı kabul etmiştir. Ancak savunma, başkasına yönelen saldırıyla eş zamanlı olmalıdır; Kurul, babası vurulup yere yığıldıktan sonra saldırgana ateş eden sanık hakkında meşru müdafaayı oy çokluğuyla kabul etmemiştir.
Meşru müdafaa ile haksız tahrik birlikte uygulanır mı?
Hayır, aynı fiil için ikisi birlikte uygulanmaz. Meşru müdafaa beraatle, haksız tahrik ise indirimli mahkûmiyetle sonuçlanır; meşru müdafaanın şartları varken haksız tahrik indirimiyle mahkûmiyet kurulması bozma nedenidir. Meşru müdafaa kabul edilmezse, sanığın lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağı ayrıca değerlendirilir.
Meşru müdafaada ruhsatsız silah kullanılmışsa ne olur?
Kişinin kendi bulundurduğu ya da taşıdığı silahın ruhsatsız olması meşru müdafaayı ortadan kaldırmaz, ancak ayrı bir suç oluşturur. Meşru müdafaa, saldırgana karşı işlenen fiili hukuka uygun hâle getirir; ruhsatsız silahı bulundurmak veya taşımak ise 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’un 13. maddesine göre ayrı bir suçtur ve ayrıca yargılanır. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 24.06.2015 tarihli ve 2015/688 E., 2015/4111 K. sayılı kararında, balta ile saldırıya uğrayıp iş yerindeki tabancayla ateş eden sanık hakkında ceza verilmesine yer olmadığı kararını onamıştır. Daire, aynı sanık hakkında bu Kanun’a aykırılıktan kurulan mahkûmiyeti ise silahın ruhsatlı olup olmadığının ve ruhsatın o iş yeri için geçerli olup olmadığının araştırılması gerektiği gerekçesiyle bozmuştur.
Saldırgandan ya da olay yerinde başkasından boğuşma sırasında anlık olarak ele geçirilip kısa süre kullanılan silahta sonuç farklıdır. Yargıtay 8. Ceza Dairesi, 05.07.2023 tarihli ve 2021/7963 E., 2023/5794 K. sayılı kararında, kavga sırasında başkasına ait olup yere düşen ruhsatsız tabancayı alıp bir el ateş eden sanığın “silahı çok kısa bulundurduğu, bu süre içerisinde de silah taşıma kastı bulunmadığı” gerekçesiyle 6136 sayılı Kanun’a aykırılık suçunun yasal unsurlarının oluşmadığını belirterek mahkûmiyeti oy birliğiyle bozmuştur. Daire, 27.05.2015 tarihli ve 2015/1178 E., 2015/17719 K. sayılı kararında da kavga sırasında tabancayı başkasının elinden alıp olaydan sonra polise teslim eden sanık hakkında suçun unsurlarının oluşmadığını oy birliğiyle kabul etmiştir.
Meşru müdafaa nedeniyle tutuklu kalan kişi tazminat alabilir mi?
Beraat ederse evet. Kanuna uygun olarak yakalandıktan (gözaltı dâhil) veya tutuklandıktan sonra beraatine ya da hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen kişi, CMK’nın 141. maddesi uyarınca Devletten tazminat isteyebilir. 01.06.2024’ten beri konutunu terk etmeme ya da hastaneye yatmak dâhil tedavi veya muayene adli kontrolü uygulandıktan sonra beraat eden ya da hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen kişi de bu hakka sahiptir (CMK’nın 141. maddesinin birinci fıkrasının (l) bendi).
İstem, kararın kesinleştiğinin tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde kesinleşmeyi izleyen bir yıl içinde yapılmalıdır. Bu istemleri 01.06.2024’ten beri Tazminat Komisyonu inceler; başvuru Komisyona doğrudan, Cumhuriyet başsavcılıkları aracılığıyla ya da elektronik ortamda yapılabilir. Komisyon kararına on beş gün içinde Ankara Bölge İdare Mahkemesine itiraz edilebilir (CMK’nın 142. maddesi; 6384 sayılı Kanun’un 5, 5/B ve 7. maddeleri).
Sınırın mazur görülebilir heyecanla aşılması nedeniyle ceza verilmesine yer olmadığına karar verilen kişinin tazminat istemi, Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 01.06.2024 öncesi istemlere ilişkin kararlarında reddedilmiştir.
Meşru müdafaada bulunan kişi saldırgana tazminat öder mi?
Meşru müdafaanın bütün şartları varsa hayır. TBK’nın 64. maddesine göre haklı savunmada bulunan, saldıranın şahsına veya mallarına verdiği zarardan sorumlu tutulamaz. Sınır mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaşla aşılmışsa durum tartışmalıdır: Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, yukarıda anılan 2015/16371 E., 2016/5409 K. sayılı kararında, sınırı mazur görülebilecek heyecan, korku ve telaşla aşan davalının kusurlu sayılamayacağını kabul ederek manevi tazminat isteminin reddi gerektiğine oy çokluğuyla karar vermiş; karşı oyda ise davalının doğan zarardan sorumlu olduğu savunulmuştur. Sınır kast olmaksızın ya da kasten aşılmışsa fiil hukuka aykırı ve kusurlu kalır; tazminat sorumluluğu doğar (TBK’nın 49. maddesi; bu sonucu doğrudan hükme bağlayan bir karara ulaşılamamıştır), ancak saldırganın kendi haksız saldırısı tazminatın indirilmesine, hatta kaldırılmasına yol açabilir (TBK’nın 52. maddesi).
Savunma sırasında olayla ilgisi olmayan üçüncü kişiye verilen zarar ise TBK’nın 64. maddesinin birinci fıkrasının kapsamı dışındadır. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, yukarıda anılan 2022/15123 E., 2025/16825 K. sayılı kararında, meşru müdafaa nedeniyle verilen beraat kararının kavgayı ayırmaya gelen üçüncü kişinin zararının tazmini gereğini ortadan kaldırmayacağını oy çokluğuyla kabul etmiştir.
Savcılığın kovuşturmaya yer olmadığı kararına itiraz edilebilir mi?
Evet. Suçtan zarar gören, kararın kendisine tebliğinden itibaren iki hafta içinde sulh ceza hâkimliğine itiraz edebilir (CMK’nın 173. maddesi). Hâkimlik soruşturmanın genişletilmesini isteyebilir; itirazı yerinde bulursa Cumhuriyet savcısı iddianame düzenler.
