• Hüseyin Baran DELİL

Muris Muvazaası - Mirastan Mal Kaçırma

Baran Delil Avukatlık Bürosu


mirastan mal kaçırma muris muvazaası

MURİS MUVAZAASI (MİRASTAN MAL KAÇIRMA)


Halk arasında mirastan mal kaçırma olarak bilinen muris muvazaası, miras bırakanın mirasçılarının birinden yahut bir kısmından mal kaçırmak amacıyla tapuda mirasçılarından birine yahut bir kaçına mallarını satış olarak göstermek suretiyle devretmesidir. Burada miras bırakanın amacı; malları bağışlaması karşılığında malları bağışladığı mirasçısı tarafından ölene kadar bakılmak olmasına rağmen bu bağışı satış olarak göstererek ölümünden sonra diğer mirasçılarının saklı paylarını talep etmelerinden kaçınmaktır. Miras bırakanın asıl amacı ölene kadar bakılması karşılığında mirasçısına malları bağışlamaktır.


Konunun daha iyi bir şekilde anlaşılması için bu makalemizde muvazaanın ne olduğu, muris muvazaasının ne olduğu, muvazaanın hangi türünün burada söz konusu olduğu, davanın ne zaman ve kimler tarafından açılabileceği, hangi mahkemenin yetkili ve görevli olduğu gibi hususlar incelenecektir.


Muris muvazaasında Yargıtay İçtihatları da yol gösterici nitelikte olup, bu davayı açarken uzman bir miras avukatından yardım alınması tavsiye edilir. Daha fazla bilgi için: Bize Ulaşın



MUVAZAA NEDİR?


Muvazaa; tarafların üçüncü şahısları aldatmak amacı ile gerçek iradelerine uymayan ve görünüşte gerçek olmasına rağmen esasen aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır. Muvazaa mutlak ve nisbi muvazaa olmak üzere ikiye ayrılır:

  • Mutlak muvazaa: Taraflar arasında üçüncü kişileri aldatmak amacıyla yapılan ve tarafları bağlamayan, gerçekte var olmayan bir hukuki işlemdir.

  • Nisbi muvazaa: Tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçekteki bir işlemlerini görünürdeki bir işlemle saklamalarıdır. Yani nisbi muvazaanın var olabilmesi için gerçek bir işlem, görünürde bir işlem, üçüncü kişileri aldatma amacı taşıması, muvazaa anlaşması bulunması gerekir.


Muris muvazaasında ise nisbi muvazaa söz konusudur. Taraflar esasen bir bağış sözleşmesi yapmak istemekteseler de üçüncü kişileri aldatmak amacıyla bunu satış sözleşmesi olarak göstermektedirler. Yani burada görünürdeki işlem satış sözleşmesi, gerçek işlem ölene kadar bakma karşılığında bağışlamadır.



MURİS MUVAZAASI DAVASINI KİMLER AÇABİLİR?


Muris muvazaası davasını kimler açabilir, boşanan eş muris muvazaası davasını açabilir mi gibi sorular pratikte en çok karşılaşılan sorulardır. Genel olarak; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı davalar saklı pay sahibi olsun veya olmasın, miras hakkı zarar gören her bir mirasçı tarafından açılabilir. Boşanan eşin miras hakkı bulunmamaktadır. Ancak murisin ölümü anında evlilik birliği devam etmekte ise taraflar arasındaki boşanma davası sonuçlanmamışsa eşin miras hakkı olacaktır. Ancak mirasçılar tarafından boşanma davası devam ettirilir ve sağ kalan eşin kusurlu olduğu ispatlanırsa bu eşin miras hakkı olmaz.


Muris muvazaası nedenine dayalı davaları, normalde miras hakkı bulunmasına rağmen mirastan usulüne uygun olarak feragat eden, mirası reddeden, mirastan haklı sebeplerle çıkarılan kişiler açamaz.



MURİS MUVAZAASINDA YETKİLİ VE GÖREVLİ MAHKEME


TMK Madde 2: “Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir. (2) Bu Kanunda ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça, asliye hukuk mahkemesi diğer dava ve işler bakımından da görevlidir.” Gereği; muris muvazaasında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemeleri olup, yetkili mahkeme ise taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir.



MURİS MUVAZAASI DAVASINDA ZAMANAŞIMI


Muris muvazaası nedenine dayalı olarak açılan davalar, kural olarak, herhangi bir zamanaşımı ya da hak düşürücü süreye tabi değillerdir. Muvazaalı işlemler, yapıldığı andan itibaren geçersiz olup, belirli bir sürenin geçmesiyle yahut tarafların onayı ile geçerli hale gelmezler.


Ancak; kural olarak muvazaanın ileri sürülmesi herhangi bir süreye bağlı değil ise de bu durumun bir istisnası vardır. Eğer muvazaalı işlem kadastro tespitinden önce yapılmış ve miras bırakan da tespitin kesinleşmesinden önce ölmüş ve tespitin kesinleşmesinden sonra 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3 maddesi uyarınca on yıllık hak düşürücü süre içinde dava açılmamışsa, herhalde muvazaa hukuksal nedenine dayanılarak dava açılamayacaktır. Burada on yıllık hak düşürücü süre içinde dava açılması kuralı muvazaalı işlemin süreye tabi olup olmaması ile ilgili değildir. Burada dava sebebinin kadastro öncesine dayanması sebebiyle on yıllık hak düşürücü süre söz konusu olacaktır.



MURİS MUVAZAASINA DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI


Muris muvazaası yani mirastan mal kaçırma sebebiyle muvazaaya konu olan taşınmazın tapusunun iptali ve mirasçılar adına tescili talep edilir. Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davası terditli olarak açılabilmektedir. Bu davanın genellikle terditli olarak tenkis davası ile yahut tazminat davası ile birlikte açıldığı görülür.


Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davasında muvazaanın ispat edilmiş olması gerekir. Muvazaa olgusunun ispatı zor olduğundan ve delil konusundaki yetersizliklerden ötürü bazı somut olguların varlığı muvazaanın varlığını ispat eder niteliktedir. Bu konuda Yargıtay İçtihatları bize yol göstermekte olup, bu karine ve ispat sayılan hususları Yargıtay Kararları ışığında inceleyeceğiz.


Muris muvazaasında dava açan mirasçı ya da mirasçılar muvazaa olgusunu her türlü delil ile ispat edebilirler. Burada mirasbırakanın temlikteki asıl irade ve amacının saptanması gerekmektedir. Bununla birlikte muvazaanın varlığı için;


  • Muris muvazaasına konu taşınmazı satın alabilecek maddi gücün satıldığı gösterilen kişide olup olmadığı,

  • Ülkenin veya bölgenin gelenek ve görenekleri ile toplumsal eğilimleri,

  • Olayların hayatın olağan akışına uyup uymadığı,

  • Miras bırakanın bu sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir sebebinin bulunup bulunmadığı,

  • Satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark,

  • Taraflar ile miras bırakan arasındaki ilişki,

Gibi olguların da tespiti gerekmektedir. Bu olgular muvazaanın varlığına dair ispat sağlayacaktır.


Tapu iptali ve tescil davaları hakkında daha detaylı bilgi için: Tapu İptali ve Tescil Davası


Konu ile ilgili kararlarda da;


Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2015/6556 E. 2018/42 K. Sayılı 08.01.2018 tarihli kararı: Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.


Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2014/13690 E. 2015/6755 K. Sayılı 06.05.2015 tarihli kararı: “Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; 1939 doğumlu mirasbırakan Erol 'in 14.10.2011 tarihinde öldüğü, geriye eşi dava dışı Keriman ile ondan olma çocukları davalı Elif ve dava dışı Mesut ile torunları (kendisinden önce 29.04.2001 tarihinde ölen oğlu İsmail'in çocukları) olan davacılar Esra ve Emin ile dava dışı Salih'i mirasçı olarak bıraktığı, 212 ada 5 parselde bulunan ½ oranında paydaşı olduğu mesken niteliğindeki 1 nolu bağımsız bölüm ile dükkan niteliğindeki 5 bağımsız bölümdeki paylarını oğlu olan davalıya 11.07.2001 tarihli satış aktiyle temlik ettiği,aynı akitle mirasbırakan Erol'un sağ eşi Keriman'ın da 1 ve 5 nolu bağımsız bölümdeki ½ payını davalıya devrettiği, ayrıca 212 ada 5 parselde bulunan mirasbırakanın büro niteliğindeki 7 nolu bağımsız bölüm ile 183 ada 14 parselde bulunan ½ oranında paydaş maliki olduğu mesken niteliğindeki 13 nolu bağımsız bölümdeki payını ise kızı Elif'e aynı tarihli farklı bir akitle satış suretiyle devretmesi nedeniyle davacılar tarafından Elif aleyhine aynı hukuksal nedene dayalı olarak Gemlik 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/662 Esasına kayıtlı açılan tapu iptal-tescil davasında davanın kabulüne karar verildiği ve anılan dava dosyasının temyiz aşamasında olduğu,aynı akitle mirasbırakan Erol'un sağ eşi Keriman'ın da 13 nolu bağımsız bölümdeki ½ payını da davalıya devrettiği,davalının ... T.A.Ş. Gemlik Şubesindeki hesabından mirasbırakan Erol ve sağ eşi Keriman'a 10.07.2001 tarihli banka havalesi ile akit bedeli olan 3.000,00 TL yatırıldığı, dekont üzerinde gönderilen paranın mahiyeti konusunda bir açıklama bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Gerçekten de, ödeme savunmasına ilişkin dekont ibraz edilmiş ise de dekontta yapılan ödemenin taşınmazların satış bedeline karşılık olduğuna ilişkin bir açıklama olmadığı gibi, bir an için yapılan ödeme taşınmazların satış bedeli kabul edilse dahi bilirkişi tarafından satış tarihinde belirlenen bağımsız bölümlerin değeri gözetildiğinde hesaba yatırılan bu paranın temlike konu taşınmazların değerine uzak ve muvazaa olgusunu gizlemeye yönelik olduğu sonucuna varıldığı bu durumda mirasbırakanın davalıya yaptığı temliklerin kendisinden önce ölen oğlu İsmail'in çocuklarından mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu saptanarak davanın kabulüne karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalı vekilinin işin esası hakkındaki temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.” şeklinde kararlar verilerek muvazaanın varlığına ispat sayılan durumlara dair yol göstermiştir.



MURİS MUVAZAASINA DAYALI TAZMİNAT DAVASI


Muris muvazaasına dayalı olarak tapu iptali ve tescil istenebileceği gibi, mirasbırakan tarafından tarafına satıldığı gösterilen mirasçıdan taşınmazın bedelinin terekeye iadesi de talep edilebilir. Bu davanın belirsiz alacak davası olarak açılarak yapılacak bilirkişi incelemesi sonrasında ıslah ile dava bedelinin arttırılması mümkündür. Muris muvazaasına dayalı olarak tazminat davasında da muvazaanın varlığı ispat edilmelidir.

İspat için:

  • Muris muvazaasına konu taşınmazı satın alabilecek maddi gücün satıldığı gösterilen kişide olup olmadığı,

  • Ülkenin veya bölgenin gelenek ve görenekleri ile toplumsal eğilimleri,

  • Olayların hayatın olağan akışına uyup uymadığı,

  • Mirasbırakanın bu sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir sebebinin bulunup bulunmadığı,

  • Satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark,

  • Taraflar ile mirasbırakan arasındaki ilişki,

Gibi hususların tespit edilmiş olması gerekir.


Muris muvazaasının tespiti ve buna dayalı olarak her türlü hak talebinde bulunmanız için mutlaka alanında uzman miras avukatı veya uzman gayrimenkul avukatıyla birlikte hareket etmenizi öneririz.


Konuya İlişkin Bazı Yargıtay Kararları


Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2019/4755 E. 2020/80 K. Sayılı 08.01.2020 tarihli kararı:

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ DAVA TÜRÜ : BEDEL Taraflar arasında görülen tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca ( davacılar vekilince duruşma istekli olarak) yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 19.09.2019 Salı günü saat 10.20 de daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi ...'un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü: -KARAR- Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tazminat isteğine ilişkindir. Davacılar, mirasbırakan ...’ın maliki olduğu ... parsel (yenileme ile ... ada ... parsel) sayılı taşınmazı mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla ve muvazaalı olarak 27.02.1998 tarihinde davalı torunu ...’a (... oğlu); adı geçenin de 27.06.2012 tarihinde dava dışı ...’a (... oğlu) satış yolu ile temlik ettiğini ileri sürerek belirsiz alacak davası olduğu belirtilmek suretiyle dava konusu ... parsel (yenileme ile ... ada ... parsel) sayılı taşınmazın dava tarihindeki güncel değeri üzerinden miras paylarına isabet eden değerin dava tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdan tahsilini istemişler; davacılar vekili 12.10.2015 tarihli dilekçeyle dava değerini 25.866,75 TL olarak arttırmıştır. Davalı, zamanaşımı süresinin geçtiğini, mirasçı olmadığı için mirasta iade talebinin husumet nedeniyle reddi gerektiğini belirtip davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, muvazaa olgusunun sabit olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1930 doğumlu mirasbırakan ...’ın 04.07.2012 tarihinde ölümü üzerine davacı oğlu ..., 2009 yılında ölen oğlu ...’den olma davacı torunları ..., ..., ... ile dava dışı çocukları ... ve ...’nin mirasçı kaldıkları, davalı ...’ın ise mirasbırakanın dava dışı oğlu ...’den olma torunu olduğu, mirasbırakanın dava konusu ... parsel (yenileme ile ... ada ... parsel) sayılı taşınmazı 27.02.1998 tarihinde davalı torunu ...’a (... oğlu), adı geçenin de 27.06.2012 tarihinde dava dışı ...’a (... oğlu) satış yolu ile temlik ettiği anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir. Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler. Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olgular ve deliller yukarıdaki ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde, temlikin mirastan mal kaçırmak amaçlı ve muvazaalı olarak yapıldığı saptanarak tazminat isteğinin kabulüne karar verilmiş olması kural olarak doğrudur. Bilindiği üzere 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) 107. maddesinin 1. fıkrasında “ Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.” Aynı maddenin 2. fıkrasında “ Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini arttırabilir.” düzenlemesine yer verildiği açıktır. Somut olayda, davacı taraf, dava dilekçesinde, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK) 107. maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davası olduğunu belirtmek suretiyle eldeki davayı açmıştır. Dava konusu taşınmazın dava tarihindeki değerinin mahkemece yapılacak keşif sonucu alınacak bilirkişi raporuna bağlı olmakla dava değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafından belirlenmesi mümkün bulunmadığından davanın belirsiz alacak olarak açılması HMK 107. maddesine uygun düşmektedir. Bu nedenle belirsiz alacak davasında davacının talebini arttırmasına ilişkin dilekçesi ıslah niteliğinde olmayıp dava değerinin belirlenmesine yönelik olup eksik harcın tamamlandığı da dosya kapsamıyla sabittir. Hal böyle olunca, dava konusu taşınmazın dava tarihindeki değerinden davacıların miras paylarına isabet eden değer üzerinden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi isabetli değildir. Öte yandan, davacılardan ...’a hüküm kısmında yer verildiği halde gerekçeli karar başlığında yer verilmeyerek infazda tereddüt oluşturacak biçimde karar verilmesi de doğru değildir. Davacıların değinilen yönlerden yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK'un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, davalının yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine, peşin alınan harcın istek halinde davacıya iadesine, aşağıda yazılı 1.174.55 TL. bakiye onama harcının temyiz e den davalıdan alınmasına 08.01.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/1251 E. 2020/673 K. Sayılı 23.09.2020 tarihli kararı:

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki "tapu iptali ve tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Antalya 7. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacılar İstemi: 4. Davacılar vekili 21.05.2010 tarihli dava dilekçesinde; davacıların mirasbırakan ...'nin ilk eşinden olma kızları, 2003 yılında vefat eden Ramazan Gülcüoğlu'nun ise oğlu olduğunu, erken yaşta ilk eşini kaybeden murisin ikinci evliliğini davalının babası ... ile yaptığını, davacıların erken yaşta evlenmeleri ve ikinci eşinin de ölümünden sonra yalnız kalan murisin davalı ile beşeri ilişkisinin daha da yoğunlaştığını, yan yana evlerde oturduklarından murisin hemen hemen bütün işlerine davalının baktığını, mirasbırakanın ise davalıya duyduğu sevgi nedeniyle öz kızlarını dışlayarak yıllardır birlikte yaşadığı davalıyı maddi ve manevi açıdan koruyup kolladığını, erkek olması nedeniyle onun otoritesini benimsediğini, bunun sonucu olarak dava konusu 6 parsel sayılı taşınmazdaki 12/36 payını satış gibi gösterip müvekkillerinden mal kaçırmak kastıyla muvazaalı şekilde davalıya temlik ettiğini, devrin gerçek bir satış olmayıp payın davalıya bağışlandığını, zira murisin tasarruf tarihinde taşınmaz satmaya ihtiyacı bulunmadığı gibi davalının da satın alacak ekonomik gücünün olmadığını ileri sürerek, davacıların miras payları oranında tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuştur. Davalı Cevabı: 5.1. Davalı ... 20.07.2010 tarihli duruşmada; annesine babasından otuz dönüm yer düştüğünü, davacı kardeşlerinin annelerine bakamayacaklarını söyleyip, annesine bakması karşılığında bu yeri kendisine vermeyi kabul ettiklerini, gizli bir işlem yapılmadığını beyan etmiştir. 5.2. Davalı vekili ise 30.07.2010 tarihli dilekçesinde; temlik işleminin murisin ihtiyacı nedeniyle o tarihteki rayiç bedeli ödenerek yapıldığını, yapılan akdin tarafların gerçek iradelerine ve hukuka uygun olduğunu, davalının taşınmaz almaya yeterli maddi gücünün bulunduğunu, aradan geçen zaman ve eylemli duruma göre dava açılmasının iyi niyet kurallarına aykırı ve hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Antalya 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 30.12.2011 tarihli ve 2010/248 E., 2011/547 K. sayılı kararı ile; davalının açık beyanına göre taşınmazın bakım şartı ile temlik edildiği, herhangi bir bedel ödenmediğinin sabit olduğu, 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca satış işleminin muvazaa nedeniyle bağış işleminin ise şekle aykırılık nedeniyle geçersiz olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 24.10.2013 tarihli ve 2013/8456 E., 2013/14534 K. sayılı kararı ile; "...Somut olaya gelince; çekişme konusu payın davalıya temlikinin 1971 yılında gerçekleştirildiği, miras bırakanın öldüğü 12.03.1981 tarihinden itibaren yaklaşık 30 yıldır dava açılmadığı, her ne kadar muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı açılan davalarda zamanaşımı ve hak düşürücü süre söz konusu değil ise de; aradan bunca zaman geçtikten sonra dava açılmasının Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesi hükmü ile bağdaşmadığı gibi muvazaa iddiasının da kanıtlanamadığı açıktır. Hal böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir..." gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Antalya 7. Asliye Hukuk Mahkemesinin 13.11.2014 tarihli ve 2014/497 E., 2014/437 K. sayılı kararında, bozmadaki gerekçelerin 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile Yargıtay uygulamasına aykırı olduğu, muris muvazaasına dayalı davalarda zamanaşımı ve hak düşürücü sürenin bulunmadığı kabul edilmekle birlikte davanın otuz sene sonra açılmasının Türk Medeni Kanunu'nun 2 . maddesi hükmüne uygun düşmediği gerekçesinin Anayasanın 35. maddesine aykırı olduğu, bu maddeye göre mülkiyet ve miras haklarının ancak kamu yararı amacıyla kanunla sınırlandırılabileceği, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre de her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkının bulunduğu, İçtihadı Birleştirme Kararında zamanaşımı veya hak düşürücü süre öngörülmediği hâlde davanın uzun zaman geçtikten sonra açılmasının dürüstlük kuralları ile bağdaşmadığı görüşünün anayasal bir hak olan mülkiyet ve miras hakkını sınırlayacağı, dolayısıyla dava hakkının kötüye kullanıldığının kabul edilmeyeceği, toplanan delillere göre de davada muvazaa iddiasının sabit olduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açılan davalarda herhangi bir zamanaşımı ve hak düşürücü süre öngörülmediği hâlde çekişme konusu payın 25.10.1971 tarihinde davalıya temlik edildiği, mirasbırakanın ise 12.03.1981 tarihinde öldüğü ve ölüm tarihinden itibaren yaklaşık otuz yıl boyunca dava açılmadığı dikkate aldığında, aradan çok uzun zaman geçtikten sonra dava açılmış olmasının Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesi hükmü ile bağdaşıp bağdaşmadığı ve somut olayda mirasbırakan tarafından satış suretiyle yapılan temlikin diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasının kanıtlanıp kanıtlanamadığı noktalarında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. 13. Bilindiği gibi 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında; "Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması hâlinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507 ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına" hükmedilmiştir. 14. Kanun gereğince mirasçılar, mirasbırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak kazanırlar (TMK m.599/1). Kanunen kendilerine intikal etmesi gereken miras hakları, mirasbırakan tarafından muvazaalı olarak yapılan sözleşme ile engellenen mirasçılar ise saklı pay sahibi olsun ya da olmasın yukarıdaki İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca sözleşmenin geçersiz olduğunu ileri sürerek iptalini isteyebilirler. 15. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 35. maddesinde ise birbiriyle çok yakın ve ilgili olan mülkiyet hakkı ile miras hakkı birlikte düzenlenmiş ve Anayasal bir müessese olarak her iki hak da güvence altına alınmıştır. Bu hükme göre herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahip olup, bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. 16. Kişiye bir eşya üzerinde en geniş yetkileri sağlayan aynî hak, mülkiyet hakkıdır. Aynî haklar, eşya üzerinde doğrudan hakimiyet sağlayan ve bu nedenle herkese karşı ileri sürülebilen mutlak haklardır. Bu nedenle bir eşyanın maliki, hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içinde o eşya üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahip kılınmıştır TMK m.683/1). 17. Türk Medeni Kanunu'nda, ayni haklara ilişkin olarak zamanaşımı ve hak düşürücü süre belirlenmiş değildir. Bu durum, aynî haklardan fiilen yararlanılmaması hâlinde hakkın düşmeyeceğini gösterdiği gibi aynî hakkın herkese karşı ileri sürülmesini sağlayan talep ve davaların da zamanaşımına uğramayacağını ifade eder. Aynî haklar, yasal kısıtlama yok ise nitelikleri gereği her zaman ve herkese karşı ileri sürülebileceğinden, mülkiyet hakkından kaynaklanan muris muvazaasına dayalı davaların da zamanaşımı ve hak düşürücü süreye bağlı olmaksızın her zaman açılabileceği kuşkusuzdur. 18. Nitekim, bu hususta Özel Daire ile mahkeme arasında bir uyuşmazlık bulunmadığı gibi Hukuk Genel Kurulunun 06.05.2015 tarih ve 2013/1-2302 E., 2015/1313 K. sayılı kararı ile 04.11.2015 tarih ve 2014/1-560 E., 2015/2371 K. sayılı kararında da herhangi bir zamanaşımı ve hak düşürücü süre öngörülmediğinden muris muvazaasına ilişkin davaların her zaman açılabileceği, esasen geçersiz olan görünürdeki işlemin aradan zaman geçmesi ile geçerli hale gelmeyeceği vurgulanmıştır. 19. Yasal olarak dava açma hakkını kısıtlayan herhangi bir zamanaşımı ya da hak düşürücü süre bulunmamasına karşın, murisin ölümünden uzun zaman geçtikten sonra dava açılmış olması nedeniyle dava hakkının kötüye kullanılıp kullanılmadığı hususuna gelince, belirtmek gerekir ki bütün hakların kullanılmasında uyulması gereken temel kural, TMK'nın 2. maddesinde düzenleme altına alınmıştır. Bu maddeye göre; "Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz". 20. Aralarında sıkı bir bağ bulunan "Dürüstlük Kuralı" ve "Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı" ile hakların kullanılmasına genel bir sınırlama getirilmiştir. Yasanın emredici hükmü gereğince herkes haklarını dürüstçe kullanmalıdır. Dürüstlük kuralı, bir davranış kuralı olarak sadece hakların kullanılmasında değil, borçların ifası sırasında da uyulması gerekli bir kuraldır. Hukuk düzeni tarafından tanınmış bir hakkın amacına aykırı olarak kullanılması dürüstlük kuralı ile bağdaşmaz ve böylece o hak kötüye kullanılmış olur. 21. Bir hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı ise her olayın kendi şartları içinde değerlendirilmelidir. 22. Dürüstlük kuralı ve buna bağlı hakkın kötüye kullanılması yasağı, hukukun her alanında daima dikkate alınması gereken bir temel hukuk ilkesi olmakla beraber karşılaşılan her hukuki uyuşmazlığın bu ilkeden yola çıkılarak çözülmeye çalışılması da doğru bir yaklaşım değildir. Nitekim, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 25.01.1984 tarih ve 1983/3 E., 1984/1 K. sayılı Kararında, TMK'nın 2. maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağının amacı, hâkime özel ve istisnai hâllerde (adalete uygun düşecek şekilde) hüküm verme olanağını sağlamak şeklinde açıklanmıştır. Anılan kararda, bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik oluşturduğu, gerçek hakkın tanınması ve bireyin korunması için tüm hukuki yolların kapalı olduğu hâllerde, bu hükmün uygulama alanı bulacağı ve olağan üstü bir imkân sağlayarak, haksızlığı düzeltici, yasadaki kuralları tamamlayıcı fonksiyonunu yerine getireceği ifade edilmiştir. 23. 2709 sayılı Anayasa'nın 36. maddesi uyarınca herkes, yargı mercileri önünde hak arama özgürlüğüne sahip olup, bu özgürlüğün en yaygın kullanılma şekli dava açma hakkıdır. Anayasa'nın 13. maddesine göre de temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. 24. Her hak gibi dava açma hakkı da kötüye kullanılabilir. Ne var ki, somut olayda Anayasa tarafından güvence altına alınan ve ayni hak niteliğinde olduğu için her zaman herkese karşı ileri sürülebilen mülkiyet hakkına dayalı olarak dava açılmıştır. Bu nedenle kanunun kişiye tanıdığı mutlak bir hakkın aradan uzun süre geçtikten sonra ileri sürülmüş olması, dava hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilemez. 25. Hukuk Genel Kurulunun az yukarıda esas ve karar numarası belirtilen kararlarında da uyuşmazlık konusu olması nedeniyle dava hakkının kötüye kullanılıp kullanılmadığı hususu tartışılmış ve aynı sonuca ulaşılmıştır. 26. Tüm bunlar dışında uyuşmazlığın çözümü için davalıya satış suretiyle yapılan temlikin diğer mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasının kanıtlanıp kanıtlanamadığı hususunun da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. 27. 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasbırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkin olup, muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur, mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır. 28. Bu nedenle mirasbırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı, mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır. Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması hâlinde 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama olanağı bulunmamaktadır. 29. Muris muvazaasına dayalı olarak açılan davalarda ispat yükü ise muvazaanın varlığını iddia eden tarafa aittir. Gerek 4721 sayılı TMK'nın 6. maddesindeki "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür" hükmü ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 190/1. maddesindeki "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir" hükmü uyarınca, mirasbırakanın yaptığı temlikteki gerçek irade ve amacının mirasçıdan mal kaçırmak olduğunu, bu hususu ileri süren davacı taraf kanıtlamalıdır. 30. Diğer bir anlatımla, muris muvazaası davalarında mirasbırakan tarafından yapılan temlikin muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla yapıldığını ispat yükü davacı tarafa aittir. 31. Davayı açan mirasçılar, mirasbırakan ile davalı arasındaki sözleşmenin dışında olduklarından üçüncü kişi konumundadırlar. Bu nedenle iddialarını tanık dahil olmak üzere her türlü delille kanıtlamaları mümkündür. 32. Ancak bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ise genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. 33. Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, muris muvazaasına ilişkin davaların niteliği gereğince taraflarca sunulan delillerin, her somut olayın özelliğine göre az yukarıda açıklanan objektif olgulardan da yararlanılarak bir bütün olarak değerlendirilmesi ve sonuca ulaşılması gerekmektedir. 34. Somut olaya gelindiğinde; 1900 doğumlu olan muris ... 12.03.1981 tarihinde ölmüş olup, geride ilk eşi Mustafa'dan olma kızları davacılar ... ve ... ile 12.11.2003 tarihinde ölen oğlu Ramazan Gülcüoğlu ve ikinci eşi Halil'den olma oğlu ... mirasçı olarak kalmışladır. Eldeki dava ilk eşinden olma kızları tarafından açılmıştır. Dava konusu 6 parsel sayılı taşınmaz ise murisin ikinci eşi ...'nin zilyet ve tasarrufunda iken onun ölümü nedeniyle 12/36 payı ... adına, kalan paylar da çocukları adına tespit edilmiştir. Yapılan bu kadastro tespitine itiraz edilmiş ise de Antalya Tapulama Mahkemesince itiraz reddedilmiş ve taşınmaz tespit tutanağında gösterilen paylarla tescil edilmiştir. Mirasbırakan bu şekilde adına tescil edilen 12/36 payını, 25.10.1971 tarihinde ikinci eşi Halil'den olma oğlu (davalı) ...'ye satış suretiyle devretmiştir. 35. Öncelikle belirtmek gerekir ki, davalının 20.07.2010 tarihli beyanı ile yapılan temlikin bedelsiz olduğu açıktır. Davacı tanık beyanlarından ise mirasbırakanın kendisine ait evde oturduğu, bakımıyla sadece davalı oğlu Ali'nin değil ilk eşinden olma oğlu Ramazan'ın da ilgilendiği, hatta ileri yaşta kalp hastası olan murisi oğlu Ramazan'ın kendi evine götürerek orada baktığı ve en sonunda onun yanında vefat ettiği anlaşılmaktadır. Dosya kapsamına göre mirasbırakanın dava konusu taşınmaz dışında çok sayıdaki başka taşınmazda da payı bulunmaktadır. Kendi evinde oturan ve başka taşınmazları olan murisin, yaşının ilerlediği bir dönemde taşınmaz satmasını gerektirir nitelikte büyük bir ihtiyaç ya da haklı bir nedenin bulunduğu ileri sürülüp kanıtlanmamıştır. Tüm bu olgularla birlikte, davacı kızların erken yaşta evlenip evden ayrıldıkları, aynı köyde oturan murisle davalı oğlunun ise daha yakın bir ilişki içinde oldukları, dava konusu taşınmaz payının da murise davalının babası olan ikinci eşinden kaldığı ve murisin sağlığında dahi davalı tarafından kullanıldığı hususları bir arada değerlendirildiğinde; mirasbırakanın daha çok paylaşımda bulunduğu davalı oğlunu üstün tutarak, diğer mirasçılarından mal kaçırmak kastıyla taşınmazdaki payını bedelsiz ve muvazaalı olarak davalıya devrettiğini göstermektedir. 36. Bu durumda, yerel mahkemece dava hakkının kötüye kullanılmadığı, mirasbırakan tarafından yapılan temlikin de mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunun kanıtlandığı gerekçesiyle verilen direnme kararı yasal düzenleme ve ilkelere uygun olup, yerindedir. 37. Hâl böyle olunca, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanmasına karar verilmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, Aşağıda dökümü yazılı (20.625,68) harcın temyiz edenden alınmasına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23.09.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.





Desert in Dark

Büromuzda randevusuz görüşme yapılmamaktadır. Lütfen öncelikle arayıp randevu alınız.