Ara
  • Avukat Baran DELİL

Emsal Yargıtay Kararları - Boşanma Davalarında Kusur Tespiti, Delil Takdiri ve Usul

Delil Hukuk Bürosu

boşanma kusur delil uygulama emsal içtihat karar


Boşanma davalarında kusur tespiti, delillerin değerlendirilmesi ve dilekçeler teatisi aşamasında usule ilişkin uygulama kuralları olarak değerlendirebileceğimiz Yargıtay içtihatlarını, yani emsal kararları derlediğimiz bu makalemiz, interneti kullanabilen herkesin mevcut arama motorları üzerinden rahatlıkla öğrenebileceği genel geçer kurallara nazaran, daha istisnai olarak kabul edilebilecek hususların ne kadar büyük önem taşıdığını gözler önüne sermektedir.


Öyle ki bu durum, hukuki meselelere ilişkin kuralların herkes tarafından bilinebileceği, hukukçuların ise istisnaları bilmesi gerektiği sözünü de doğrulamaktadır.


Tarafımızca günümüzde içerik sürekliliğinin taşıdığı önemin de bilincinde olarak aylar geçtikçe güncellenmeye çalışılacak olan bu derleme serisinin tohumlarını atmış olmaktan gurur duyuyoruz. Ayrıca iş yükümüz ne kadar olursa olsun, aradan geçecek aylar içerisinde tasniflendirme ve kategorizasyon çalışması yapmak suretiyle siz değerli okuyucularımıza ve Türk hukuk camiasına küçük de olsa kalıcı bir katkımız bulunmasını umuyoruz.


Adaletin tecelli etmesine faydamız dokunması dilekleriyle...


 

  • Boşanmada kusur tespiti

  • Müşterek çocuğa cinsel taciz

  • Boşanmada kusur tespitine ilişkin konularda ceza davasının bekletici mesele yapılması


Hukuk Genel Kurulu 2017/2721 E., 2020/1038 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ: Aile Mahkemesi



1. Taraflar arasındaki "karşılıklı boşanma" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara Batı 3. Aile Mahkemesince verilen her iki davanın kabulüne ilişkin karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.


2. Direnme kararı her iki taraf vekilince temyiz edilmiştir.


3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:


I. YARGILAMA SÜRECİ


Davacı-Karşı Davalı İstemi:

4. Davacı-karşı davalı vekili 11.03.2013 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 18.04.1995 tarihinde evlendiklerini, 1996 doğumlu... ve 2000 doğumlu Sefa isimli ortak iki çocuklarının olduğunu, davalının müvekkiline karşı olumsuz tutum ve davranışlarda bulunduğunu, ayrıca Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2012/251 E. sayılı dosyası ile ortak çocuk...'ye yönelik “nitelikli cinsel istismar” suçlamasıyla yargılamasının devam ettiğini belirterek tarafların boşanmalarına, velâyetlerin anneye verilmesine, her bir çocuk yararına aylık 300,00TL tedbir-iştirak ve müvekkili yararına aylık 500,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 100.000,00TL maddi, 100.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.


Davalı-Karşı Davacı İstemi:

5. Davalı-karşı davacı vekili 01.08.2013 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, kadın eşin hayâsızca hayat sürdüğünü, güven duygusu sarsan davranışlarda bulunduğunu, kadın eşin hükümlü olan kardeşi ile birlikte ortak çocuğu yönlendirerek müvekkiline iftira attıklarını, suçlamaların asılsız olduğunu, tahliye kararının ardından ortak çocuk Sefa'yı yalnız bırakarak evi terk ettiğini, müvekkilinin durumu sorgulandığında eşi tarafından ... ve... isimli şahıslarla aldatıldığını öğrendiğini belirterek asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, Sefa’nın velâyetinin babaya verilmesi ile müvekkili yararına 35.000,00TL maddi, 150.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.


İlk Derece Mahkemesi Kararı:

6. Ankara Batı 3. Aile Mahkemesi’nin 17.04.2014 tarihli ve 2013/190 E., 2014/245 K. sayılı kararı ile; boşanmaya sebep olan olaylarda erkek eşin; aile fertlerine karşı darp eyleminde bulunduğu ayrıca kızına karşı cinsel istismar iddiası ile yargılandığı, bunun karşılığında kadın eşin de sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışlarda bulunduğu ve tarafların eşit kusurlu olduğu gerekçesiyle her iki davanın da kabulüyle tarafların boşanmalarına, velâyetin babaya verilmesine, eşit kusurlu olarak değerlendirilen tarafların tazminat taleplerinin reddine, kadın eşin boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği gerçekleşmekle yararına 200,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ödenmesine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:

7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 03.02.2016 tarihli ve 2015/25553 E., 2016/1664 K. sayılı kararı ile; "...Hüküm davacı-karşı davalı kadın tarafından; kusur belirlemesi ve tazminat taleplerinin reddi yönünden, davalı-karşı davacı erkek tarafından ise; kusur belirlemesi ve manevi tazminat talebinin reddi ve yoksulluk nafakası yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 28.09.2015 günü temyiz eden davacı-davalı ... vekili Av. ... ve karşı taraf temyiz eden davalı-davacı ... vekili Av. ...geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü.


Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacı-karşı davalı kadın dava dilekçesinde, davalı-karşı davacı erkeğin müşterek çocuk...'ye cinsel istismarda bulunduğunu iddia etmiş, Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan yargılama neticesinde davalı-karşı davacı erkeğin beraatine, diğer sanıkların mahkumiyetine karar verilmiş, ancak temyiz aşamasındaki karar henüz kesinleşmemiştir. Cinsel istismara ilişkin ceza davası dosyasının sonucu, iş bu davada kusur durumunu etkileyecek olduğundan, ceza davasının bekletici mesele yapılarak sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekirken, bu husus nazara alınmadan hüküm kurulması doğru görülmemiştir,..." gerekçesiyle karar bozulmuştur.


Direnme Kararı:

8. Ankara Batı 3. Aile Mahkemesinin 05.05.2016 tarihli ve 2016/284 E, 2016/336 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçeler yanında ağır ceza dosyasında delillerin toplanması sürecinin tamamlandığı, delillerin mevcut hâli ile aile hâkimi marifeti ile değerlendirilmiş olmasında bir sakınca mülahaza edilmemesi gerektiği, boşanma davaları içerisinde tarafların birbirlerine karşı ileri sürdükleri kusurların aynı zamanda TCK kapsamında kamu davası hâline gelebilecek iddialara ilişkin olduğu, farklı alanda yürütülen yargılamalar arasında uzun süren kamu davalarını boşanma davalarında bekletici sorun hâline dönüştürmenin, aile hayatını olumsuz yönde etkileyeceği, zira boşanma davası devam eden tarafların sadakat yükümlülüklerinin aynı şekilde devam ettiği, tarafların gayri resmî birlikteliklerine davetiye çıkartabilecek uygulamalardan şiddetle kaçınılması gerektiği, yasanın amir bir hükmüne dayanmaksızın takdiren değerlendirmelerle verilen bozma kararına iştirak etmenin mümkün olamadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.


Direnme Kararının Temyizi:

9. Direnme kararı yasal süresi içinde taraf vekillerince temyiz edilmiştir.


II. UYUŞMAZLIK

10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların karşılıklı olarak evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuksal nedenine dayalı olarak açmış oldukları boşanma davasında “erkek eşin ortak çocuğa yönelik cinsel istismar suçlamasıyla yargılamasının yapıldığı ağır ceza dava dosyasının” işbu davadaki kusur belirlemesini etkileyip etkilemeyeceği, burada varılacak sonuca göre erkek eşin yargılandığı ceza davası sonucunun bekletici sorun yapılmasının gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.


III. GEREKÇE

11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir.


12. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin bir ve ikinci fıkraları;

"Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” hükmünü taşımaktadır.


13. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır. Bu bağlamda evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanma davası açan davacının, davasının kabul edilerek, boşanma kararı elde edebilmesi için iki koşulun gerçekleştiğini kanıtlamış olması gerekir. Bunlardan ilkinde davacı; kendisinden, evlilik birliğinin devamı için gereken “ortak hayatın sürdürülmesi” olgusunun artık beklenmeyecek derecede birliğin temelinden sarsıldığını, ikinci olarak “temelden sarsılmanın” karşı tarafın kusurlu davranışları sonucu gerçekleştiğini ispatlamak zorundadır.


14. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki; söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Çünkü tam kusurlu eşin boşanma davası açması tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonra da mademki “birlik artık sarsılmıştır” diyerek boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir. Böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer (TMK m.2). Nitekim benzer ilkeye HGK’nın 04.12.2015 tarihli ve 2014/2-594 E., 2015/2795 K. sayılı kararında da değinilmiştir. Bu durumda kusur ilkesine göre genel sebeple (TMK m. 166/1) boşanmaya karar verebilmek için davalının az da olsa kusurlu olması gerekir.


15. Yargıtay boşanma davalarında temyiz incelemesi aşamasının daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla; her bir davada verilecek olan boşanma kararı, ferileri ve boşanmanın mali sonuçları yönünden yapılacak denetlemeye uygun şekilde, tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleşen kusurlu davranışları belirtildikten sonra eşlerin kusur durumlarının “kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu, ağır kusurlu veya tam kusurlu eş” şeklinde belirlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Yine Yargıtay, 03.07.1978 tarihli, 5/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla da “kimin daha fazla kusurlu olduğunu tayin hususunda önceden bir ölçü konulamayacağına ve bu hususta bir içtihadı birleştirmeye gidilemeyeceğine” karar vererek her bir boşanma davasında tarafların kusur durumlarının kendine özgü ve o evliliğe münhasır olduğunu kabul etmiştir.


16. Uyuşmazlık konusunun çözümü açısından, ceza mahkemesi kararlarının hukuk davasına etkisi, eş söyleyişle ceza mahkemesinin hangi kararlarının hukuk mahkemelerini bağlayacağı konusu üzerinde durulması gerekmektedir.


17. Ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesi davasına etkisi, hukukumuzda 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun “Ceza Hukuku İle Medeni Hukuk Arasında Münasebet” başlıklı 53. maddesinde “Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet karariyle de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez.” hükmü ile yer almıştır.


18. Paralel düzenlemeyle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) “Haksız Fiillerden Doğan Borç İlişkileri” ayrımında, yargılamanın ceza hukuku ile ilişkisinin anlatıldığı 74. maddesinde “Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.” hükmü ile hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararları karşısında ilke olarak bağımsız kılınmıştır. İlkenin esası; bir ceza kuralı ile kamu hukuku yönünden yaptırım amaçlanmışken, aynı uyuşmazlığa ilişkin hukuk kuralı ile kişilerin birbirlerine karşı hak ve ödevlerini düzenleyen medeni hukuk alanında bir yaptırım amaçlanmasına dayanmaktadır.


19. Bu açık hüküm karşısında, ceza mahkemesince verilen, beraat kararı, kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve yükletilme yeterliği, illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır. Ancak, hemen belirtilmelidir ki, gerek öğretide ve gerekse Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır. Nitekim aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.1.975 tarihli ve 1971/406 E., 1975/1 K.; 23.1.1985 tarihli ve 1983/10-372 E., 1985/21 K.; 27.04.2011 tarihli ve 2011/17-50 E., 2011/231 K.; 09.04.1014 tarihli ve 2013/4-1088 E., 2014/490 K. sayılı kararları ile de aynen benimsenmiştir.


20. Vurgulamakta yarar vardır ki, hukuk usulü bir şekil hukukudur. Davanın açılması, itirazların ileri sürülmesi, tanıkların ve diğer delillerin bildirilmesi belirli süre koşullarına bağlı kılındığı gibi, ikinci tanık listesi verilememesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı gibi, yargılamanın süratle sonuçlandırılması gayesi ile belirli kısıtlamalar getirilmiştir. Bunun sonucunda, hukuk hâkimi şekli gerçeği arayacak, maddi gerçek öncelikli hedef olmayacaktır. Ancak ceza hâkimi bunun tersine öncelikli hedef olarak maddi gerçeğe ulaşmaya çalışacaktır. O hâlde ceza mahkemesinin maddi nedensellik bağını (illiyet ilişkisi) tespit eden kesinleşmiş hükmünün hukuk hâkimini bağlamasına, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53.maddesi bir engel oluşturmaz (HGK'nın 16.09.1981 gün E:1979/1-131, K:1981/587 sayılı ilamı; HGK'nın 27.04.2011 gün ve E:2011/17-50, K:2011/231 sayılı ilamı).


21. Öte yandan, Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir (HGK'nın 11.10.1989 gün ve E:1989/11-373, K:472; HGK'nın 27.04.2011 gün ve E:2011/17-50, K:2011/231 sayılı ilamları).


22. Bu açıklamalar kapsamında eldeki davaya gelince; yerel mahkemece boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğu belirtilerek her iki davanın kabulü ile boşanmaya karar verilmiştir. Karar; taraflarca kusur belirlemesi ve boşanmanın mali sonuçlarına yönelik temyiz edilmiş olup, boşanma bölümü yönünden temyiz edilmeyerek kesinleşmiş ve taraflar boşanmışlardır. Özel Dairece tarafların kusur belirlemesine yönelik temyiz itirazları ise; ortak çocuğa karşı işlendiği iddia edilen cinsel istismar olayına ilişkin ceza davası sonucunun eldeki davada kusur durumunu etkileyecek olması nedeniyle bekletici mesele yapılması gerekçesiyle karar bozulmuştur.


Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; erkek eşin ortak çocuğa karşı nitelikli cinsel istismar suçu nedeni ile yargılandığı ve dosyanın henüz kesinleşmediği anlaşılmaktadır. Yukarıda açıklandığı üzere maddi bir olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş ceza mahkemesi kararının hukuk hâkimini bağlayacağı gözetilerek, yerel mahkemece, aynı yönlere işaret eden Özel Daire bozma kararına uyulmasına, ceza davasının sonucunun beklenilmesi ile o davada tespit edilen maddi olgular çerçevesinde dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirilerek tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda kusur dereceleri hakkında bir karar verilmesi gerekirken, isabetli bulunmayan gerekçe ile direnme kararı verilmesi bozmayı gerektirmiştir.


23. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup direnme kararı bozulmalıdır.


IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

Davacı-karşı davalı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,

Bozma sebebine göre tarafların sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının davacı-karşı davalıya verilmesine,

Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 16.12.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.


 

  • Dava açıldıktan sonra doğan müşterek çocuk için tedbir nafakası

  • Dava açıldıktan sonra doğan müşterek çocuk için nafakanın başlangıç tarihi


2. Hukuk Dairesi 2021/2385 E. , 2021/3567 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi



Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre kadının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yersizdir.


2-Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumları, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur dereceleri, paranın alım gücü, kişilik haklarına yapılan saldırı ile ihlâl edilen mevcut ve beklenen menfaat dikkate alındığında kadın yararına takdir edilen maddi tazminat azdır. Türk Medeni Kanunu'nun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile Türk Borçlar Kanunu'nun 50 ve 51. maddesi hükmü dikkate alınarak daha uygun miktarda maddi (TMK m. 174/1) tazminat takdiri gerekir. Bu yönler gözetilmeden hüküm tesisi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.


3-Boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince, gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına (TMK m. 186/1), geçimine (TMK m. 185/3), malların yönetimine (TMK m. 223, 242, 244, 262, 263, 264, 267, 215) ve çocukların bakım ve korunmasına (TMK m. 185/2) ilişkin geçici önlemleri kendiliğinden (re'sen) almak zorundadır (TMK m. 169). Yine boşanma veya ayrılık vukunda çocuk kendisine tevdi edilmemiş taraf gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmakla yükümlüdür (TMK. M. 182). Bu hususu hakim görevi gereği kendiliğinden dikkate alması gerekmektedir. Tarafların müşterek çocuğu ..., 19.10.2017 tarihinde, dava açıldıktan sonra dünyaya gelmiştir. Çocuğun doğduğu tarihten itibaren tedbir nafakasına, boşanma kararının kesinleştiği tarihten itibaren çocuk yararına iştirak nafakasına hükmedilmesi gerekir. Bu yönler gözetilmeden hüküm tesisi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.


SONUÇ: Yukarıda 2 ve 3 bentlerde gösterilen sebeple bölge adliye mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, ilk derece mahkeme kararının BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcın istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 28.04.2021 (Çrş.)



 

  • Taleple bağlılık iddiası

  • Boşanmada kusur tespiti

  • Gerekçede çelişki


2. Hukuk Dairesi 2021/1922 E. , 2021/2981 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi

DAVA TÜRÜ : Boşanma


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı erkek tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


Taraflar arasında görülen boşanma davasının yapılan yargılaması sonunda, ilk derece mahkemesince, davanın kabulüyle tarafların boşanmalarına karar verilmiş, ilk derece mahkemesinin kararına karşı davalı erkek tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Bölge adliye mahkemesince, davacı kadın tarafından dava dilekçesinde çocuğa şiddet uyguladığı vakıasına dayanılmadığı halde mahkemece bu yönlerden de erkeğe kusur yüklenilmesi doğru değil ise de sonuç itibarı ile erkeğin tam kusurlu olduğunun tespiti ile boşanma kararı verilmesinin doğru olduğu belirtilerek, erkeğin istinaf talebinin esastan reddine karar verilmek suretiyle gerekçe ile hüküm arasında çelişki yaratılmıştır. Gerekçe ve hüküm arasında yaratılan bu çelişki tek başına bozma sebebi oluşturduğundan, hükmün münhasıran bu sebeple bozulması gerekmiştir.


SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcın istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 13.04.2021 (Salı)


 

  • Nafakanın güncel ekonomik koşullara göre az olması

  • Nafaka ve tazminatın az olması halinde bozma


2. Hukuk Dairesi 2021/1177 E. , 2021/2694 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 18. Hukuk Dairesi


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı kadın tarafından, yoksulluk nafakası ve tazminatların miktarı yönünden; davalı erkek tarafından ise tamamına yönelik olarak temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı erkeğin tüm, davacı kadının ise aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.


2-Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur derecelerine, paranın alım gücüne, ihlal edilen mevcut ve beklenen menfaatlerin kapsamına nazaran, davacı kadın yararına hükmolunan maddi tazminat azdır. Türk Medeni Kanununun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile Türk Borçlar Kanunu'nun 50 ve 51. maddesi hükümleri nazara alınarak, daha uygun miktarda maddi tazminat (TMK m. 174/1) takdiri gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.


3-Tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumlarına, nafakanın niteliğine, günün ekonomik koşullarına göre, davacı kadın yararına takdir edilen yoksulluk nafakası azdır. Mahkemece Türk Medeni Kanunu'nun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi de dikkate alınarak daha uygun miktarda nafakaya hükmedilmesi gerekir. Bu yön gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.


SONUÇ:Yukarıda (2.) ve (3.) bentlerde gösterilen sebeplerle bölge adliye mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi kararının BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden davalıya yükletilmesine, peşin alınan harcın mahsubuna ve 292.10 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatıran davacıya geri verilmesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 05.04.2021 (Pzt.)


 

  • Boşanmada kusur tespiti

  • Kusur tespitinin boşanmanın ferilerine etkileri

  • Ağır kusurluluk/hafif kusurluluk

  • Temyiz Sınırı Altında Kalan Ziynet Alacağı


2. Hukuk Dairesi 2021/1300 E., 2021/2560 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi

DAVA TÜRÜ : Karşılıklı Boşanma-Ziynet Alacağı


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-karşı davalı kadın tarafından kusur belirlemesi, erkeğin kabul edilen boşanma davası, nafakaların miktarları, reddedilen tazminat talepleri ve yoksulluk nafakası talebi ile reddedilen ziynet alacağı davası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1-Davacı-karşı davalı kadının ziynet alacağı davasına yönelik temyiz dilekçesinin incelenmesinde;

6100 sayılı HMK'nın 362. maddesinin 1. fıkrasının b bendi uyarınca "Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dahil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar" temyiz edilemez. 02.12.2016 tarihli 6763 sayılı Kanun'un 44. maddesi ile de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na eklenen ek madde 1 uyarınca temyiz parasal sınırlarının (HMK m. 341, 362) Vergi Usul Kanunu'nun mükerrer 298.maddesine göre her yıl tespit ve ilan edilecek yeniden değerleme oranında artırılması öngörülmüştür. Karar tarihi itibarıyle bu miktar "72.070,00 TL" olarak belirlenmiştir.


Somut olayda 23.940,00 TL ziynet alacağının ödenmesine karar verilmiş olup, bölge adliye mahkemesince ziynet alacağı davasına yönelik verilen karar kesindir. Bu nedenle davacı-karşı davalı kadının ziynet alacağı davasına yönelik temyiz dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekmiştir.


2-Davacı-karşı davalı kadının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;


a)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı-karşı davalı kadının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yersizdir.


b)Mahkemece taraflarca karşılıklı olarak açılan evlilik birliğinin sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma davalarında boşanmaya sebep olan olaylarda davacı-karşı davalı kadının erkeği küçük gördüğü ve aşağıladığı, davalı-karşı davacı erkeğin ise kadına "Melek evlensin senden boşanacağım" dediği gerekçesiyle, tarafların eşit kusurlu olduğu kabul edilerek tarafların boşanmalarına karar verilmiş ise de; yapılan yargılama ve toplanan delillerden, mahkemece erkeğin belirlenen ve kesinleşen kusurlu davranışı yanında, kadına ve ortak çocuk Melek'e fiziksel şiddet, ekonomik şiddet ve psikolojik şiddet uyguladığı, yine kadına hakaret ettiği anlaşılmaktadır. Buna göre tarafların belirlenen ve gerçekleşen kusurları dikkate alındığında, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda erkeğin kadına nispeten ağır kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Bu husus gözetilmeden yanılgılı değerlendirme sonucu tarafların eşit kusurlu kabulü doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.


c)Yukarıda 2/b bentde açıklandığı üzere; boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda davalı-karşı davacı erkek ağır kusurlu olup bu kusurlu davranışlar aynı zamanda davacı-karşı davalı kadının kişilik haklarına zarar verici niteliktedir. TMK 174/1-2 madde koşulları kadın yararına oluşmuştur. Tarafların ekonomik ve sosyal durumları, kusurun ağırlığı ve hakkaniyet kuralları gözetilerek kadın yararına uygun miktarlarda maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken yanılgılı kusur belirlemesine bağlı olarak bu taleplerin reddi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.


SONUÇ: Yukarıda 2/b, 2/c bentlerinde gösterilen sebeplerle bölge adliye mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi kararının BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin ise yukarıda (2/a) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ziynet alacağı davasına yönelik temyiz dilekçelerinin REDDİNE, temyiz peşin harcın istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 23.03.2021 (Salı)


 

  • Ziynet alacağına ilişkin taleplerde temyiz sınırı

  • Ziynet alacağına ilişkin kararın temyizinde temyiz sınırının altında kalan talebin reddi


2. Hukuk Dairesi 2021/1884 E. , 2021/3099 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi

DAVACI-DAVALI : ...

DAVALI-DAVACI : ...

DAVA TÜRÜ : Karşılıklı Boşanma-Ziynet ve Kişisel Eşya Alacağı


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-karşı davalı erkek tarafından her iki boşanma davasının tamamı ve kadının ziynet alacağı davasının kabul edilen kısmı yönünden, davalı-karşı davacı kadın tarafından ise lehine hükmedilen tazminatların miktarı yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1-Davacı-karşı davalı erkeğin "Ziynet alacağı davasına" yönelik temyiz dilekçesinin incelenmesinde;

6100 sayılı HMK’nın 362. maddesinin 1. fıkrasının b bendi uyarınca “Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar” temyiz edilemez. 02.12.2016 tarihli 6763 sayılı Kanun'un 44. maddesi ile de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen ek madde 1 uyarınca temyiz parasal sınırlarının (HMK m. 341, 362) Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 298. maddesine göre her yıl tespit ve ilan edilecek yeniden değerleme oranında artırılması öngörülmüştür. Karar tarihi itibariyle bu miktar “72.070,00 TL” olarak belirlenmiştir.


Somut olayda davalı-karşı davacı kadın tarafından toplam 51.240,00-TL tutarında ziynet alacağı talep edilmiş, talebin 17.271,00 TL üzerinden kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge adliye mahkemesince verilen karar miktar itibariyle kesindir. Bu nedenle davacı-karşı davalı erkeğin ziynet alacağı davasına yönelik temyiz dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekmiştir.


2-Tarafların diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;


a)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-karşı davalı erkeğin tüm, davalı-karşı davacı kadının ise aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.


b)Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumları, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur dereceleri, paranın alım gücü, ihlâl edilen mevcut ve beklenen beklenen menfaat dikkate alındığında davalı-karşı davacı kadın yararına takdir edilen maddi tazminat azdır. Türk Medeni Kanunu'nun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile Türk Borçlar Kanunu'nun 50 ve 51. maddesi hükümleri dikkate alınarak daha uygun miktarda maddi tazminat (TMK m. 174/1) takdiri gerekir. Bu yönler gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.


SONUÇ: Davacı-karşı davalı erkeğin "Ziynet alacağı davasına" yönelik temyiz dilekçesinin yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple REDDİNE, temyiz edilen hükmün yukarıda (2/b) bendinde gösterilen sebeple bölge adliye mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi kararının BOZULMASINA, bozmanın kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (2/a) bendinde gösterilen sebeple ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın Alemdar'a yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna 267.80 TL temyiz başvuru harcı peşin yatırıldığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatıran Selda'ya geri verilmesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 13.04.2021 (Salı)


 

  • Boşanma davasında eşit kusur

  • Eşe hakaret, kötü muamele, birlik görevlerini yerine getirmeme

  • Eşin müşterek çocuğa bakmasına müsaade etmeme


2. Hukuk Dairesi 2020/6184 E. , 2021/781 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi

DAVA TÜRÜ : Karşılıklı Boşanma


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-karşı davalı erkek tarafından kusur belirlemesi, tazminatlar, nafakalar, velayet ve kadının kabul edilen ziynet alacağı davası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1-Davacı-karşı davalı erkeğin kadının kabul edilen ziynet alacağı davasına yönelik temyiz itirazlarının incelemesinde;

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 362. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi uyarınca “Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar’ temyiz edilemez. 02.12.2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanunun 44. maddesi ile 6100 sayılı Kanuna eklenen Ek madde 1 uyarınca temyiz parasal sınırlanmn(HMK m. 341, 362) Vergi Usul Kanununun mükerrer 298. maddesine göre her yıl tespit ve ilan edilecek yeniden değerleme oranında artırılması öngörülmüştür. Karar tarihi itibariyle bu miktar “72.070,00 TL” olarak belirlenmiştir.


Somut olayda, davalı-davacı kadının 46.366,00 TL tutarındaki ziynet eşyası alacağı talebinin kabulüne karar verilmiş olup bölge adliye mahkemesince ziynet alacağına yönelik verilen karar kesindir. Bu nedenle, davacı-karşı davalı erkeğin kadının kabul edilen ziynet alacağı davasına dair temyiz dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekmiştir.


2-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı-karşı davalı erkeğin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.


3-Taraflar arasında görülen evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki nedenine dayalı karşılıklı boşanma davasının yapılan yargılaması sonunda, ilk derece mahkemesince davaların kabulü ile tarafların boşanmalarına karar verilmiş ve fer'ilere hükmedilmiştir. İlk derece mahkemesi kararına karşı taraflarca istinaf kanun yoluna başvurulmuş ve bölge adliye mahkemesi kadının nafakaların, tazminatların ve ziynet alacağı talebinin miktarına ilişkin istinaf taleplerini kabul ederek ilk derece mahkemesinin kararını bu yönlerden kaldırmış; her iki tarafın kusur belirlemesine yönelik başvurularının esastan reddine karar vermiştir.


Bölge adliye mahkemesi, davacı-karşı davalı erkeğe annesi ile birlikte kadının yaptığı ev işlerini, halini ve tavrını beğenmeyip eleştirdiği, küçümseyip manevi baskı kurduğu, kadının ortak çocuğa bakmasına müsaade etmedikleri, tartışma sonrası kadını dedesinin evine bıraktığı, dönmek isteyen kadını eve almadığı, bir gün sonra da kıyafetlerini dedesinin evinin bahçesine bıraktığı; davalı-karşı davacı kadına da kişisel bakımını yerine getirmediği ve eşine hakaret ettiği vakıalarını kusur olarak yükleyip boşanmaya sebebiyet veren olaylarda erkeğin ağır, kadının az kusurlu olduğuna hükmetmiştir.


Dosyanın tetkikinden, tarafların bölge adliye mahkemesi tarafından kabul edilen ve gerçekleşen kusurlu davranışları yanında, davalı-karşı davacı kadının birlik görevlerini yeterince yerine getirmediği anlaşılmıştır. Bu itibarla boşanmaya sebebiyet veren ve gerçekleşen kusurlu davranışlara göre; annesi ile birlikte kadını beğenmeyip eleştiren, küçümseyip manevi baskı kuran, kadının ortak çocuğa bakmasına müsaade etmeyen, tartışma sonrası kadını dedesinin evine bırakarak dönmek isteyen kadını eve almayan ve bir gün sonra da kıyafetlerini dedesinin evinin bahçesine bırakan erkek ile kişisel bakımını yapmayan, eşine hakaret eden ve birlik görevlerini yeterince yerine getirmeyen kadın eşit kusurludur. Bu itibarla, erkeğin ağır, kadının az kusurlu olduğuna hükmedilmesi doğru bulunmamış ve kararın bozulmasını gerektirmiştir.


4-Yukarıda 3. bentte açıklandığı üzere, tarafların boşanmaya sebebiyet veren olaylarda eşit derecede kusurlu oldukları anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu maddi ve manevi tazminata hükmedilebilmesi için tazminat yükümlüsünün kusurlu, tazminat talep eden eşin ise kusursuz veya diğerine göre daha az kusurlu olması gerekir (TMK m. 174). Bölge adliye mahkemesince davacı-karşı davalı erkeğin, davalı-karşı davacı kadına nazaran ağır kusurlu olduğunun kabulü ve bu hatalı kusur belirlemesine göre kadın yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi isabetsiz olmuş ve bozmayı gerektirmiştir.


SONUÇ: Davacı-karşı davalı erkeğin kadının kabul edilen ziynet alacağı davasına yönelik temyiz dilekçesinin yukarıda (1.) bentte açıklanan nedenle REDDİNE; temyiz edilen hükmün yukarıda (3.) ve (4.) bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, temyize konu diğer bölümlerin ise (2.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcın istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 28.01.2021 (Prş.)


 

  • Boşanma davası sürerken ölenin mirasçılarının davaya taraf olma, kanun yollarına başvurabilme hakkı


2. Hukuk Dairesi 2020/5618 E. , 2020/6501 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Konya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi

DAVA TÜRÜ : Karşılıklı Boşanma


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı erkek mirasçıları tarafından; asıl boşanma davasında kusur belirlemesi yönünden, birleşen kadının tedbir nafakası davasında ise kadın lehine hükmedilen tedbir nafakası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1-Davacı-davalı erkek mirasçılarının "birleşen, kadının tedbir nafakası davasında kadın lehine hükmedilen tedbir nafakasına" yönelik temyiz dilekçesinin incelenmesinde;

6100 sayılı HMK’nın 362. maddesinin 1. fıkrasının b bendi uyarınca "Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dahil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar" temyiz edilemez. 02.12.2016 tarihli 6763 sayılı Kanun'un 44. maddesi ile de 6100 Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na eklenen ek madde 1 uyarınca temyiz parasal sınırlarının (HMK m. 341, 362) Vergi Usul Kanunu'nun mükerrer 298. maddesine göre her yıl tespit ve ilan edilecek yeniden değerleme oranında artırılması öngörülmüştür. Karar tarihi itibariyle bu miktar "72.070,00 TL" olarak belirlenmiştir.


Davalı-davacı kadın tarafından açılan ve birleştirilen bağımsız nafaka davasında kabul edilen yıllık nafaka miktarı 3.600 TL olup, bölge adliye mahkemesince nafakaya yönelik verilen karar miktar bakımından kesindir. Bu nedenle davacı-davalı erkek mirasçılarının nafaka davasında hükmedilen nafakaya yönelik temyiz dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekmiştir.


2-Davacı-davalı erkek mirasçılarının sair temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

Davacı-davalı erkek tarafından açılan boşanma davasının yapılan yargılaması sırasında davacı-davalı erkeğin vefatı üzerine mirasçıları tarafından davaya kusur tespiti açısından devam edilmiş, yargılama sonucunda ilk derece mahkemesince evlilik ölümle son bulduğundan boşanma ve ferileri konusunda karar verilmesine yer olmadığına, boşanma davası açılmasında davalı-davacı kadının kusurlu olmadığının tespitine karar verilmiştir. Hükmün davacı-davalı erkek mirasçıları tarafından istinaf edilmesi üzerine bölge adliye mahkemesince mirasçıların istinaf istemlerinin kısmen kabulü ile boşanmaya sebebiyet veren olaylarda davacı-davalı müteveffa erkeğin ağır kusurlu, davalı-davacı kadının ise hafif kusurlu olduğunun tespitine karar verilmiş, hüküm davacı-davalı erkek mirasçıları tarafından temyiz edilmiştir.


Bölge adliye mahkemesince, Türk Medeni Kanunu'nun 181/2 maddesi gereğince sağ kalan eşin boşanmaya sebebiyet verecek derecede kusurlu olup olmadığına karar verilmesi ile yetinilmesi gerekirken "boşanmaya sebep olaylarda davacı-davalı erkeğin ağır kusurlu, davalı-davacı kadının ise hafif kusurlu olduğunun tespitine" şeklinde hüküm kurulması doğru görülmemiştir. Ancak bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün bu yönden düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir (HMK m. 370/2).


SONUÇ: Temyiz edilen bölge adliye mahkemesi hükmünün yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeble gerekçeli kararın hüküm fıkrasından B/l. bendinin çıkarılmasına yerine "Davalı-davacı ...'un boşanmaya sebebiyet verecek derecede kusurlu olduğunun tespitine" cümlesinin yazılmasına, hükmün düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA, davacı-davalı erkek mirasçılarının "birleşen kadının tedbir nafakası davasında kadın lehine hükmedilen tedbir nafakasına" yönelik temyiz dilekçesinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple REDDİNE, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edene yükletilmesine, peşin alınan harcın mahsubuna ve 267.80 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 16.12.2020 (Çrş.)


 

  • Boşanmada kusur tespiti

  • Müşterek çocuğa cinsel taciz

  • Boşanmada kusur tespitine ilişkin konularda ceza davasının bekletici mesele yapılması


Hukuk Genel Kurulu 2017/2721 E. , 2020/1038 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi



1. Taraflar arasındaki "karşılıklı boşanma" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara Batı 3. Aile Mahkemesince verilen her iki davanın kabulüne ilişkin karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı her iki taraf vekilince temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:


I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı-Karşı Davalı İstemi:

4. Davacı-karşı davalı vekili 11.03.2013 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 18.04.1995 tarihinde evlendiklerini, 1996 doğumlu... ve 2000 doğumlu Sefa isimli ortak iki çocuklarının olduğunu, davalının müvekkiline karşı olumsuz tutum ve davranışlarda bulunduğunu, ayrıca Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2012/251 E. sayılı dosyası ile ortak çocuk...'ye yönelik “nitelikli cinsel istismar” suçlamasıyla yargılamasının devam ettiğini belirterek tarafların boşanmalarına, velâyetlerin anneye verilmesine, her bir çocuk yararına aylık 300,00TL tedbir-iştirak ve müvekkili yararına aylık 500,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 100.000,00TL maddi, 100.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.


Davalı-Karşı Davacı İstemi:

5. Davalı-karşı davacı vekili 01.08.2013 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, kadın eşin hayâsızca hayat sürdüğünü, güven duygusu sarsan davranışlarda bulunduğunu, kadın eşin hükümlü olan kardeşi ile birlikte ortak çocuğu yönlendirerek müvekkiline iftira attıklarını, suçlamaların asılsız olduğunu, tahliye kararının ardından ortak çocuk Sefa'yı yalnız bırakarak evi terk ettiğini, müvekkilinin durumu sorgulandığında eşi tarafından ... ve... isimli şahıslarla aldatıldığını öğrendiğini belirterek asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, Sefa’nın velâyetinin babaya verilmesi ile müvekkili yararına 35.000,00TL maddi, 150.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.


İlk Derece Mahkemesi Kararı:

6. Ankara Batı 3. Aile Mahkemesi’nin 17.04.2014 tarihli ve 2013/190 E., 2014/245 K. sayılı kararı ile; boşanmaya sebep olan olaylarda erkek eşin; aile fertlerine karşı darp eyleminde bulunduğu ayrıca kızına karşı cinsel istismar iddiası ile yargılandığı, bunun karşılığında kadın eşin de sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışlarda bulunduğu ve tarafların eşit kusurlu olduğu gerekçesiyle her iki davanın da kabulüyle tarafların boşanmalarına, velâyetin babaya verilmesine, eşit kusurlu olarak değerlendirilen tarafların tazminat taleplerinin reddine, kadın eşin boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği gerçekleşmekle yararına 200,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ödenmesine karar verilmiştir.


Özel Daire Bozma Kararı:

7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 03.02.2016 tarihli ve 2015/25553 E., 2016/1664 K. sayılı kararı ile; "...Hüküm davacı-karşı davalı kadın tarafından; kusur belirlemesi ve tazminat taleplerinin reddi yönünden, davalı-karşı davacı erkek tarafından ise; kusur belirlemesi ve manevi tazminat talebinin reddi ve yoksulluk nafakası yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 28.09.2015 günü temyiz eden davacı-davalı ... vekili Av. ... ve karşı taraf temyiz eden davalı-davacı ... vekili Av. ...geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacı-karşı davalı kadın dava dilekçesinde, davalı-karşı davacı erkeğin müşterek çocuk...'ye cinsel istismarda bulunduğunu iddia etmiş, Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan yargılama neticesinde davalı-karşı davacı erkeğin beraatine, diğer sanıkların mahkumiyetine karar verilmiş, ancak temyiz aşamasındaki karar henüz kesinleşmemiştir. Cinsel istismara ilişkin ceza davası dosyasının sonucu, iş bu davada kusur durumunu etkileyecek olduğundan, ceza davasının bekletici mesele yapılarak sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekirken, bu husus nazara alınmadan hüküm kurulması doğru görülmemiştir,..." gerekçesiyle karar bozulmuştur.


Direnme Kararı:

8. Ankara Batı 3. Aile Mahkemesinin 05.05.2016 tarihli ve 2016/284 E, 2016/336 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçeler yanında ağır ceza dosyasında delillerin toplanması sürecinin tamamlandığı, delillerin mevcut hâli ile aile hâkimi marifeti ile değerlendirilmiş olmasında bir sakınca mülahaza edilmemesi gerektiği, boşanma davaları içerisinde tarafların birbirlerine karşı ileri sürdükleri kusurların aynı zamanda TCK kapsamında kamu davası hâline gelebilecek iddialara ilişkin olduğu, farklı alanda yürütülen yargılamalar arasında uzun süren kamu davalarını boşanma davalarında bekletici sorun hâline dönüştürmenin, aile hayatını olumsuz yönde etkileyeceği, zira boşanma davası devam eden tarafların sadakat yükümlülüklerinin aynı şekilde devam ettiği, tarafların gayri resmî birlikteliklerine davetiye çıkartabilecek uygulamalardan şiddetle kaçınılması gerektiği, yasanın amir bir hükmüne dayanmaksızın takdiren değerlendirmelerle verilen bozma kararına iştirak etmenin mümkün olamadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.


Direnme Kararının Temyizi:

9. Direnme kararı yasal süresi içinde taraf vekillerince temyiz edilmiştir.


II. UYUŞMAZLIK

10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların karşılıklı olarak evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuksal nedenine dayalı olarak açmış oldukları boşanma davasında “erkek eşin ortak çocuğa yönelik cinsel istismar suçlamasıyla yargılamasının yapıldığı ağır ceza dava dosyasının” işbu davadaki kusur belirlemesini etkileyip etkilemeyeceği, burada varılacak sonuca göre erkek eşin yargılandığı ceza davası sonucunun bekletici sorun yapılmasının gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.


III. GEREKÇE

11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir.


12. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin bir ve ikinci fıkraları;

"Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” hükmünü taşımaktadır.


13. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır. Bu bağlamda evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanma davası açan davacının, davasının kabul edilerek, boşanma kararı elde edebilmesi için iki koşulun gerçekleştiğini kanıtlamış olması gerekir. Bunlardan ilkinde davacı; kendisinden, evlilik birliğinin devamı için gereken “ortak hayatın sürdürülmesi” olgusunun artık beklenmeyecek derecede birliğin temelinden sarsıldığını, ikinci olarak “temelden sarsılmanın” karşı tarafın kusurlu davranışları sonucu gerçekleştiğini ispatlamak zorundadır.


14. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki; söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Çünkü tam kusurlu eşin boşanma davası açması tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonra da mademki “birlik artık sarsılmıştır” diyerek boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir. Böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer (TMK m.2). Nitekim benzer ilkeye HGK’nın 04.12.2015 tarihli ve 2014/2-594 E., 2015/2795 K. sayılı kararında da değinilmiştir. Bu durumda kusur ilkesine göre genel sebeple (TMK m. 166/1) boşanmaya karar verebilmek için davalının az da olsa kusurlu olması gerekir.


15. Yargıtay boşanma davalarında temyiz incelemesi aşamasının daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla; her bir davada verilecek olan boşanma kararı, ferileri ve boşanmanın mali sonuçları yönünden yapılacak denetlemeye uygun şekilde, tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleşen kusurlu davranışları belirtildikten sonra eşlerin kusur durumlarının “kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu, ağır kusurlu veya tam kusurlu eş” şeklinde belirlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Yine Yargıtay, 03.07.1978 tarihli, 5/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla da “kimin daha fazla kusurlu olduğunu tayin hususunda önceden bir ölçü konulamayacağına ve bu hususta bir içtihadı birleştirmeye gidilemeyeceğine” karar vererek her bir boşanma davasında tarafların kusur durumlarının kendine özgü ve o evliliğe münhasır olduğunu kabul etmiştir.


16. Uyuşmazlık konusunun çözümü açısından, ceza mahkemesi kararlarının hukuk davasına etkisi, eş söyleyişle ceza mahkemesinin hangi kararlarının hukuk mahkemelerini bağlayacağı konusu üzerinde durulması gerekmektedir.


17. Ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesi davasına etkisi, hukukumuzda 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun “Ceza Hukuku İle Medeni Hukuk Arasında Münasebet” başlıklı 53. maddesinde “Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet karariyle de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez.” hükmü ile yer almıştır.


18. Paralel düzenlemeyle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) “Haksız Fiillerden Doğan Borç İlişkileri” ayrımında, yargılamanın ceza hukuku ile ilişkisinin anlatıldığı 74. maddesinde “Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.” hükmü ile hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararları karşısında ilke olarak bağımsız kılınmıştır. İlkenin esası; bir ceza kuralı ile kamu hukuku yönünden yaptırım amaçlanmışken, aynı uyuşmazlığa ilişkin hukuk kuralı ile kişilerin birbirlerine karşı hak ve ödevlerini düzenleyen medeni hukuk alanında bir yaptırım amaçlanmasına dayanmaktadır.


19. Bu açık hüküm karşısında, ceza mahkemesince verilen, beraat kararı, kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve yükletilme yeterliği, illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır. Ancak, hemen belirtilmelidir ki, gerek öğretide ve gerekse Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır. Nitekim aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.1.975 tarihli ve 1971/406 E., 1975/1 K.; 23.1.1985 tarihli ve 1983/10-372 E., 1985/21 K.; 27.04.2011 tarihli ve 2011/17-50 E., 2011/231 K.; 09.04.1014 tarihli ve 2013/4-1088 E., 2014/490 K. sayılı kararları ile de aynen benimsenmiştir.


20. Vurgulamakta yarar vardır ki, hukuk usulü bir şekil hukukudur. Davanın açılması, itirazların ileri sürülmesi, tanıkların ve diğer delillerin bildirilmesi belirli süre koşullarına bağlı kılındığı gibi, ikinci tanık listesi verilememesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı gibi, yargılamanın süratle sonuçlandırılması gayesi ile belirli kısıtlamalar getirilmiştir. Bunun sonucunda, hukuk hâkimi şekli gerçeği arayacak, maddi gerçek öncelikli hedef olmayacaktır. Ancak ceza hâkimi bunun tersine öncelikli hedef olarak maddi gerçeğe ulaşmaya çalışacaktır. O hâlde ceza mahkemesinin maddi nedensellik bağını (illiyet ilişkisi) tespit eden kesinleşmiş hükmünün hukuk hâkimini bağlamasına, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53.maddesi bir engel oluşturmaz (HGK'nın 16.09.1981 gün E:1979/1-131, K:1981/587 sayılı ilamı; HGK'nın 27.04.2011 gün ve E:2011/17-50, K:2011/231 sayılı ilamı).


21. Öte yandan, Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir (HGK'nın 11.10.1989 gün ve E:1989/11-373, K:472; HGK'nın 27.04.2011 gün ve E:2011/17-50, K:2011/231 sayılı ilamları).


22. Bu açıklamalar kapsamında eldeki davaya gelince; yerel mahkemece boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğu belirtilerek her iki davanın kabulü ile boşanmaya karar verilmiştir. Karar; taraflarca kusur belirlemesi ve boşanmanın mali sonuçlarına yönelik temyiz edilmiş olup, boşanma bölümü yönünden temyiz edilmeyerek kesinleşmiş ve taraflar boşanmışlardır. Özel Dairece tarafların kusur belirlemesine yönelik temyiz itirazları ise; ortak çocuğa karşı işlendiği iddia edilen cinsel istismar olayına ilişkin ceza davası sonucunun eldeki davada kusur durumunu etkileyecek olması nedeniyle bekletici mesele yapılması gerekçesiyle karar bozulmuştur. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; erkek eşin ortak çocuğa karşı nitelikli cinsel istismar suçu nedeni ile yargılandığı ve dosyanın henüz kesinleşmediği anlaşılmaktadır. Yukarıda açıklandığı üzere maddi bir olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş ceza mahkemesi kararının hukuk hâkimini bağlayacağı gözetilerek, yerel mahkemece, aynı yönlere işaret eden Özel Daire bozma kararına uyulmasına, ceza davasının sonucunun beklenilmesi ile o davada tespit edilen maddi olgular çerçevesinde dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirilerek tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda kusur dereceleri hakkında bir karar verilmesi gerekirken, isabetli bulunmayan gerekçe ile direnme kararı verilmesi bozmayı gerektirmiştir.


23. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup direnme kararı bozulmalıdır.


IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

Davacı-karşı davalı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,

Bozma sebebine göre tarafların sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının davacı-karşı davalıya verilmesine,

Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 16.12.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.


 

  • Boşanmada duyuma dayalı tanık beyanı

  • Hakaret iddiasının yer ve zaman unsuru içermemesinin soyut kalması

  • Soyut beyanların taraflara kusur olarak yüklenilemeyeceği


2. Hukuk Dairesi 2021/488 E., 2021/1608 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi

DAVA TÜRÜ : Karşılıklı Boşanma


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı erkek tarafından her iki davanın tamamı yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-davalı erkeğin "Reddedilen kendi boşanma davası ve ferilerine" yönelik temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.


2-Davacı-davalı erkeğin "Kabul edilen kadının birleşen boşanma davası ve ferilerine" yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

Taraflarca karşılıklı olarak açılan Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesi uyarınca evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma davalarının, ilk derece mahkemesince yapılan yargılaması sonucunda, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda tarafların eşit kusurlu oldukları belirtilerek erkeğin davasının kabulü ile tarafların boşanmalarına, kadının birleşen davasının ise kadının erkeğin asıl davasına verdiği cevabında boşanmak istemediğini beyan ettiği gerekçesiyle reddine, kadının tedbir nafakası talebinin ara kararla kısmen kabulüne, kadının yoksulluk nafakası ve tazminat talepleri ile erkeğin manevi tazminat talebinin ise eşit kusur nedeniyle reddine karar verilmiş, hükme karşı davalı-davacı kadın tarafından her iki davanın tamamı yönünden, davacı-davalı erkek tarafından ise kusur belirlemesi, kadın yararına hükmedilen tedbir nafakası ile reddedilen kendi manevi tazminat talebi yönünden istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. İstinaf incelemesi yapan bölge adliye mahkemesince dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda kadının istinaf talebinin kabulü ile kadına yüklenen tüm kusurların af kapsamında kaldığı gerekçesiyle kadından çıkarılmasına, bu durumda boşanmaya sebebiyet veren olaylarda davacı -davalı erkeğin tam kusurlu olduğunun tespitine, ilk derece mahkemesi kararının tümden kaldırılarak yeniden hüküm tesisi ile erkeğin davasının ve manevi tazminat talebinin redine, kadının birleşen davasının ise kabulü ile tarafların Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına, kadın yararına aylık 400 TL tedbir, 600 TL yoksulluk nafakasına, kadın yararına 12.000,00 TL maddi ve 8.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmiş, erkeğin tüm istinaf taleplerinin ise reddine karar verilmiş, hüküm davacı-davalı erkek tarafından temyiz edilmiştir.


Bölge adliye mahkemesince her ne kadar, taraflar arasında yaşanan son olaylarda kadına yüksek sesle bağıran, kadına hakaret eden ve kadını istemediğini yanından gitmesini istediğini söyleyen erkeğin boşanmaya sebebiyet veren olaylarda tam kusurlu olduğu gerekçesiyle kadının birleşen boşanma davasının kabulüne karar verilmiş ise de; toplanan delillerden erkeğe yüklenen "Hakaret" vakıasına yönelik tanık Hacı Hasan beyanının yer ve zaman unsuru içermediği, bu tanığın beyanında geçen hakaret eyleminin tarafların barışarak tekrar bir araya geldikleri Şırnak'ta bulundukları süre zarfında meydana gelip gelmediği anlaşılamadığı gibi davacı-davalı erkeğin kadına yönelik "Hakaret" eylemi nedeniyle hakkında Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığınca "Kovuşturmaya yer olmadığı" kararı verildiği, bu nedenle ispatlanamayan bu vakıanın erkeğe kusur olarak yüklenemeyeceği, erkeğe bölge adliye mahkemesince yüklenen diğer kusurlar yönünden ise tanık beyanlarının tarafların barışıp bir araya geldikleri ve erkeğin görev yaptığı Şırnak ilinde otelde birlikte yaşadıkları son dönemlere ilişkin olmadığı gibi soyut ve kadından aktarıma dayalı beyanlar olduğu, bu nedenle bu vakıaların da erkeğe kusur olarak yüklenemeyeceği, sonuç olarak tarafların biraraya gelerek karşılıklı olarak önceki olayları affetmeleri nedeniyle affedilen en azından hoşgörü ile karşılanan vakıaların af kapsamında kalıp sonrası dönem için ise erkeğin ispatlanan herhangi bir kusurunun tespit edilemediği anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında, erkeğin boşanmayı gerektiren kusurlu bir davranışı kanıtlanamadığından davalı-davacı kadının birleşen boşanma davasının da reddi gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir.


SONUÇ: Temyiz edilen bölge adliye mahkemesi hükmünün yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozmanın kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcın istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 23.02.2021 (Salı)


 

  • Temyiz sınırı altında kalan nafakanın reddi

  • Evlilik birliğini sürdürmek niyetiyle aynı evde aynı odada kalınması halinde affın karine olarak kabulü

  • Ev hanımı olsa da, çeşitli taşınmazlar üzerinde mülkiyet hakkı bulunan kadının maliki olduğu malvarlıklarının kendisini yoksulluktan kurtarmaya yetecek nitelik ve nicelikte olup olmadığının tespitinin gerekliliği ve eksik inceleme halinde ret kararı


2. Hukuk Dairesi 2020/6227 E. , 2021/1502 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı erkek tarafından, nafaka davasının kabulü, kusur belirlemesi, nafakalar ve tazminatlar yönünden; davalı-davacı kadın tarafından ise erkeğin boşanma davasının kabulü, kusur belirlemesi, nafakaların ve tazminatların miktarı yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1-Tarafların tedbir nafaka davasına yönelik temyiz dilekçelerinin incelenmesinde;

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 06.04.2005 tarih ve 2005/3-169 esas - 2005/235 karar sayılı kararı ile nafaka davalarında temyiz ve karar düzeltmede yıllık nafaka miktarının dikkate alınacağı açıklanmıştır. Mahkemece münhasıran açılan tedbir nafaka davasında kadın için hükmedilen nafakanın yıllık miktarı 24.000,00 TL, çocuk... için hükmedilen nafakanın yıllık miktarı ise 24.000,00 TL, çocuk Arya Masal için hükmedilen nafakanın yıllık miktarı ise 18.000,00 TL, olup, karar tarihinde kesinlik sınırı olan 72.070,00 TL'yi aşmadığından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 362. maddesi gereğince temyiz sınırı altında kalan para alacağına ilişkin karar kesindir. Açıklanan nedenle, erkeğin bağımsız tedbir nafaka davasının kabulü, kadının nafakaların miktarına yönelik temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekmiştir.


2-Tarafların diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;


a-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.


b-Taraflarca açılan karşılıklı boşanma davasında ilk derece mahkemesince erkek ağır kusurlu bulunarak kadının boşanma davası (TMK m. 161) ve erkeğin boşanma davası (TMK m.166/1) ayrı ayrı kabul edilmiş ve ferilerine hükmedilmiş, karar davalı-davacı kadın tarafından erkeğin davasının kabulü, kusur belirlemesi, tazminatların miktarı, nafakaların miktarı yönünden, davacı-davalı erkek tarafından ise, kusur belirlemesi, tazminatlar, nafakalar, tedbir nafaka davasının kabulü yönlerinden istinaf kanun yoluna başvurulmuş, bölge adliye mahkemesince erkeğin istinaf talebi kişisel ilişki ve tedbir nafakası yönünden kabul edilmiş, ilk derece mahkeme kararı bu yönlerden kaldırılarak yeniden bu yönlere ilişkin hüküm kurulmuş, diğer istinaf talepleri esastan reddedilmiştir. Bölge adliye mahkemesi tarafından verilen bu hüküm davacı-davalı erkek tarafından nafaka davasının kabulü, kusur belirlemesi, nafakalar ve kadın lehine hükmedilen tazminatlara yönelik, davalı-davacı kadın tarafından ise erkeğin boşanma davasının kabulü, kusur belirlemesi, nafakaların ve tazminatların miktarına yönelik temyiz edilmiştir.


Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden, özellikle tanık Nice İklim ve tanık Nesrin Panayır'ın beyanlarına göre davacı-davalı erkeğin boşanma dava tarihinden sonra ancak kadın tarafından birleşen boşanma davası açılmadan önce tarafların evlilik birliğinin sürdürmek niyetiyle aynı evde ve aynı odada kalmak suretiyle evlilik birliğini devam ettirdikleri sabittir. Bu nedenle erkek tarafından kadına kusur olarak atfedilen vakıayı erkeğin affettiği en azından hoşgörü ile karşıladığının kabulü gerektiği ve kadına kusur olarak yüklenemeyeceği anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında, kadının boşanmayı gerektiren kusurlu davranışı kanıtlanamadığından davacı-davalı erkeğin boşanma davasının reddi gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi doğru değildir.


Ne var ki, davalı- davacı kadının kabul edilen boşanma davasında verilen boşanma hükmü, erkeğin boşanmaya yönelik istinaf kanun yolu başvurusu bulunmaması nedeniyle kesinleştiğinden; davacı-davalı erkeğin boşanma davasında, boşanma isteminin konusu kalmamıştır. Ancak, davanın konusuz kalması sebebiyle esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hallerde hakim, davanın açıldığı tarihteki, tarafların haklılık durumuna göre vekâlet ücreti ve yargılama giderlerini takdir ve tayin eder (HMK m. 331/1). Bu husus gözetilerek bir karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.


c-Tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumlarına, nafakanın niteliğine, günün ekonomik koşullarına göre müşterek çocuk Arya Masal'ın ihtiyaçlarına nazaran takdir edilen iştirak nafakası azdır. Mahkemece Türk Medeni Kanunu'nun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi de dikkate alınarak daha uygun nafakaya hükmedilmesi gerekir. Bu yön gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.


d-Tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumları, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur dereceleri, paranın alım gücü, kişilik haklarına yapılan saldırı ile ihlâl edilen mevcut ve beklenen menfaat dikkate alındığında davalı-davacı kadın yararına takdir edilen maddi ve manevi tazminat azdır. Türk Medeni Kanunu'nun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile Türk Borçlar Kanunu'nun 50 ve 51. maddesi hükmü dikkate alınarak daha uygun miktarda maddi (TMK m. 174/1) ve manevi (TMK m. 174/2) tazminat takdiri gerekir. Bu yönler gözetilmeden hüküm tesisi doğru bulunmamış, bozmayı gerektirmiştir.


e-Mahkemece, davalı-davacı kadının yoksulluğa düşeceği gerekçesiyle kadın lehine yoksulluk nafakasına hükmedilmiştir. Yapılan sosyal ekonomik durum araştırmasına ve toplanan diğer delillere göre davalı-davacı kadının ev hanımı olduğu ve babasına ait evde oturduğu, kira vermediği, Kuşadası'nda arsa vasfında bir yazlığı, İstanbulda depolu dükkan vasfında bir taşınmazı bulunduğu görülmekle, bu taşınmazların değerinin ve taşınmazlardan kira geliri bulunup bulunmadığının araştırılarak, kadının mal varlığının kendisini yoksulluktan kurtaracak değerde olup olmadığının tespiti ve sonucuna göre yoksulluk nafakası (TMK m. 175) istemi hakkında bir karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ile karar verilmiş olması isabetsiz olup, bozmayı gerektirmiştir.


SONUÇ: Tarafların tedbir nafaka davasına ilişkin temyiz dilekçelerinin yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple REDDİNE, temyiz edilen hükmün yukarıda (2-b), (2-c), (2-d) ve (2-e) bentlerinde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (2-a) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatıranlara geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi. 18.02.2021 (Prş.)


 

  • Boşanmada kusur tespiti

  • Erkeğin süreklilik arz eden şiddet içerikli davranışları

  • Kadının erkeğe hakaret etmesi

  • Boşanmada kusurun ağırlığı ve hakkaniyet ilkesi gereği maddi ve manevi tazminat


2. Hukuk Dairesi 2020/6937 E. , 2021/1086 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ : Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi

DAVA TÜRÜ :Karşılıklı Boşanma - Ziynet Alacağı


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-karşı davacı kadın tarafından erkeğin davasının kabulü, kusur belirlemesi, reddedilen tazminat talepleri, nafakaların miktarı, kişisel ilişki düzenlemesi, ziynet alacağı davasının reddedilen kısmı ile yargılama giderleri ve vekalet ücreti yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1- Davalı -karşı davacı kadının ziynet alacağı davasının reddedilen kısmına yönelik temyiz dilekçesinin incelenmesinde;


6100 sayılı HMK’nın 362. maddesinin 1. fıkrasının b bendi uyarınca “Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar” temyiz edilemez. 02.12.2016 tarihli 6763 sayılı Kanun'un 44. maddesi ile de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kan unu’na eklenen ek madde 1 uyarınca temyiz parasal sınırlarının (HMK m. 341, 362) Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 298. maddesine göre her yıl tespit ve ilan edilecek yeniden değerleme oranında artırılması öngörülmüştür. Karar tarihi itibariyle bu miktar “72.070,00 TL” olarak belirlenmiştir.


Somut olayda davalı-karşı davacı kadın tarafından 4.985,00 TL ziynet alacağı talep edilmiş, 2.904,00 TL ziynet alacağının kabulüne, 2.081,00 TL’nin ise reddine karar verilmiş olup verilen karar miktar itibariyle kesindir. Bu nedenle davalı -karşı davacı kadının ziynet alacağı davasının reddedilen kısmına yönelik temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekmiştir.


2- Davalı -karşı davacı kadının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

a) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.


b) İlk derece mahkemesince yapılan yargılama sonucunda boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda tarafların eşit kusurlu oldukları kabul edilerek taraflarca karşılıklı olarak açılan boşanma davalarının kabulü ile tarafların boşanmalarına, kadının ziynet alacağı davasının ise reddine karar verilmiş, hüküm davalı-karşı davacı kadın tarafından, erkeğin davasının kabulü, kusur belirlemesi, reddedilen tazminat talepleri, nafakaların miktarı, kişisel ilişki düzenlemesi, reddedilen ziynet alacağı davası, yargılama giderleri ve vekalet ücreti yönünden istinaf edilmiştir. Bölge adliye mahkemesince dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda kadının ziynet alacağı davasına yönelik istinaf talebinin kısmen kabulüne, boşanma ve fer'ilerine yönelik istinaf talebinin ise esastan reddine karar verilmiş, hüküm davalı-karşı davacı kadın tarafından temyiz edilmiştir.


İlk derece mahkemesince her ne kadar boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda tarafların eşit kusurlu oldukları kabul edilmiş ise de; yapılan yargılama ve toplanan delillerden ilk derece mahkemesince kabul edilen ve davacı-karşı davalı erkek tarafından istinaf edilmeyerek kesinleşen kusurlu davranışlarının yanında ayrıca "Kadını öldürmekle tehdit etme" vakıasının da gerçekleştiği, yine erkeğin ilk derece mahkemesince kabul edilen "Kadına fiziksel şiddet uygulama" vakıasının ise "Süreklilik" arz ettiği, gerçekleşen bu durum karşısında " Kadına süreklilik arz edecek şekilde fîziksel şiddet uygulayan, kadını öldürmekle tehdit eden ve son olayda kadını evden kovan davacı -karşı davalı erkeğin, evin yemek ve temizlik ihtiyaçları ile ilgilenmeyen, son olayda erkeğe şiddet uygulayan ve erkeğe hitaben "Sen erkek misin, adam mısın" şeklinde sözler söyleyen kadına" nazaran boşanmaya sebep olan olaylarda daha ağır kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Bu husus gözetilmeden tarafların eşit kusurlu olduklarının kabul edilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.


c) Yukarıda 2/b bendinde açıklandığı üzere boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda davacı-karşı davalı erkek, davalı-karşı davacı kadına nazaran daha ağır kusurludur. Gerçekleşen bu kusurlu davranışlar kadının kişilik haklarına saldırı teşkil eder nitelikte olup, aynı zamanda kadın boşanma sonucu eşinin maddi desteğini de yitirmiştir. Somut olayda davalı-karşı davacı kadın yararına TMK m. 174/1-2 koşulları oluşmuştur. O halde, tarafların ekonomik ve sosyal durumları, gerçekleşen kusurun ağırlığı ve hakkaniyet ilkesi gereği davalı-karşı davacı kadın yararına uygun miktarda maddi ve manevi tazminata hükmetmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.


SONUÇ: Yukanda (1.) bentte gösterilen sebeple davalı-karşı davacı kadının ziynet alacağı davasının reddedilen kısmına yönelik temyiz dilekçesinin REDDİNE, yukanda (2/b) ve (2/c) bentlerinde gösterilen sebeplerle temyiz edilen bölge adliye mahkemesinin "Boşanma ve ferilerine" yönelik esastan ret kararının KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi kararının BOZULMASINA, bozmanın kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (2/a) bendinde gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğinin ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi.09.02.2021 (Salı)


 

  • Boşanma davasında süresi içerisinde cevap dilekçesi sunulmaması

  • Süresi içerisinde cevap dilekçesi sunmamış olan davalının delil dilekçesi sunması

  • Süresi içerisinde delil dilekçesi sunulmaması

  • Delil dilekçesi süresi


Hukuk Genel Kurulu 2017/2710 E., 2021/34 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 2. Aile Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davalı tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:


I. YARGILAMA SÜRECİ


Davacı İstemi:

4. Davacı 27.07.2012 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 03.03.1999 tarihinde evlendiklerini, ilk iki yıl güzel geçtikten sonra davalının önceki evliliğinden olma oğlunun eşinden boşandığını, bu sebeple ilk yıllarda izin alarak, sonrasında izne dahi gerek olmaksızın “oğlu ve torunlarının bakıma ihtiyaçları olduğu” sebebiyle oğlunun yanına Manisa'ya gittiğini, uzun süreler kaldığını, yaz aylarında ise sürekli Gümüldür’de oğlu ve torunları ile çadırda kaldıklarını, davalının eve geldiği zamanlarda ise birlik görevlerini yerine getirmediğini, evle ilgilenmediğini, yemek dahi yapmadığını, elbiseleri toplamadığını, birliğe ekonomik katkı sağlamadığını, 2010 yılında ortak haneyi tamamen terk ederek Manisa’da yaşayan oğlunun yanına yerleştiğini, bağımsız tedbir nafakası açtığını, bu arada barıştıklarını fakat iki ay geçtikten sonra davalının haber vermeden müvekkilini yeniden terk ettiğini belirterek tarafların boşanmalarına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.


Davalı İstemi:

5. Davalı yasal süresi içerisinde davaya cevap vermemiş, süresinden sonra vekili tarafından sunulan dilekçe ile davacı eşin aşağılama ve kötü davranış şeklinde gerçekleştirdiği eylemleriyle tam kusurlu olduğunu ileri sürerek davanın reddini, mahkeme aksi kanaatte ise, müvekkili yararına 500,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 30.000,00TL maddi ve 10.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.


İlk Derece Mahkemesi Kararı:

6. İzmir 2. Aile Mahkemesinin 11.04.2013 tarihli ve 2012/590 E., 2013/273 K. sayılı kararı ile; kadın eşin evlilik birliğinin kendisine yüklediği görevleri yerine getirmediği gerekçesiyle tarafların boşanmalarına, davalının tazminat talepleri hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.


Özel Daire Bozma Kararı:

7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesince 11.12.2013 tarihli ve 2013/16048 E. ve 2013/29319 K. sayılı kararı ile;

"...Hüküm davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği düşünüldü:

Dava, 27.07.2012 tarihinde açılmıştır. Mahkemece ön incelemenin duruşmalı yapılmasına ve davalıya delillerini bildirmesi için ihtar gönderilmesine karar verilmiş ve bu ihtar taraflara tebliğ edilmiştir. Davacı ön inceleme duruşmasından önce delil listesini ibraz etmiş, davalı ise cevap süresi geçtikten sonra cevap ve delil listesi sunmuştur, ön inceleme duruşması yapılmış ve tarafların anlaşamadıkları hususlar tespit edilmiştir.


Davalı tarafından bildirilen tanıklar, süresinde bildirilmediği gerekçesiyle dinlenmesi talebinin reddine karar verilmiştir. Ön inceleme duruşması yapılmadan, tensiple taraflara, dilekçelerinde göstermiş oldukları ve belge niteliğindeki delilleri sunmaları veya bulundukları yerlerle ilgili açıklamada bulunmaları (HMK md. 140/5) için süre verilmesi bu anlamda sonuç doğurmaz. Öte yandan; delil, çekişmeli vakıaların ispatı için gösterilir (HMK md. 187/1). Ön inceleme duruşması yapılmadan, tarafların üzerinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden, tarafların tanık listesi vermeleri de beklenemez.


Bu sebeple süresinde cevap ve delil bildirmeyen davalının, davacının dava dilekçesinde dayandığı vakıaları inkar etmiş olacağına göre, ön inceleme duruşmasından önce bildirdiği tanıkların da bu doğrultuda dinlenmesi gerekirken, eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir,..." gerekçesiyle karar bozulmuştur.


Direnme Kararı:

8. İzmir 2. Aile Mahkemesinin 10.03.2014 tarihli ve 2014/94 E., 2014/226 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; HMK’nın 129. maddesine göre delillerin cevap dilekçesinde gösterilmesinin zorunlu unsur olarak düzenlendiği, 130. maddede bu eksikliğin sonradan giderilemeyeceğinin belirtildiği, 6100 sayılı Kanun’un madde gerekçeleri incelendiğinde davaların usul ekonomisi ilkesine uygun biçimde makul sürede sonuçlandırılmasının hedeflendiği, 140/5. maddenin birinci fıkrasında, ön inceleme duruşmasında uyuşmazlık tespit edildikten sonra tarafların dilekçelerinde gösterdikleri ancak henüz sunmadıkları belgeleri sunmaları amacıyla gerekli açıklama için kesin süre verilebileceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.


Direnme Kararının Temyizi:

9. Direnme kararı yasal süresi içerisinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.


II. UYUŞMAZLIK

10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yasal süresi içerisinde cevap vermeyen davalının, HMK’nın 128. maddesi karşısında davacı tarafın ileri sürdüğü vakıaları çürütmeye yönelik delil bildirip bildiremeyeceği, burada varılacak sonuca göre yasal süresinden sonra vermiş olduğu davaya cevap ve delil dilekçesinde bildirdiği tanıklarının en azından karşı ispat bağlamında dinlenmesinin gerekip gerekmediği noktalarında toplanmıştır.


III. GEREKÇE

11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir.


12. Bilindiği üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ile yapılan düzenlemelerle amaçlanan; yargılamanın makul sürede tamamlanması olup, bu zorunluluk Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/5. maddesine göre “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü gereğince Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 6. maddesi ile düzenleme altına alınan adil yargılanma hakkının en önemli unsurlardan olan “makul sürede yargılanma” ilkesine dayanmaktadır. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), sözleşmenin tarafı devletlerin yasal sistemlerini, AİHS şartlarına uyacak şekilde düzenlemekle görevli olduğunu belirtmiştir (AİHM, Zimmerman ve Steiner-İsviçre, 13 Temmuz 1983, 29. Paragraf).


13. Kuşkusuz ki; yargılamanın mümkün olan en kısa sürede sonuçlanması için öngörülen hususların en önemlisi, taraflara yapacakları işlemler için belirli bir süre tanınması ve bu sürelerin hak düşürücü nitelik taşımasıdır. Bu yolla amaçlanan usul ekonomisidir. Usul ekonomisi ilkesi, HMK’nın 30. maddesiyle düzenleme altına alınmış olup; uyuşmazlıkların en az giderle, en makul sürede ve en az emekle çözümü ve gereksiz yere dava açılmasının engellenmesi şeklinde açıklanmaktadır. Bu ilke çabukluğu, gerçeğe ulaşmadan ödün vererek sağlamayı hedeflemez. İlke, adil yargılanma açısından makul sürede yargılanma hakkı ile ilgilidir. Bu sebeple yargılamanın makul sürede gerçekleşip gerçekleşmediğini belirleme açısından AİHM bu konuda; davanın niteliği, tarafların yargılamanın sürüncemede kalmaması için üzerlerine düşen yükümlülükleri yerine getirip getirmediği ve bireysel başvuruya konu olan dava bağlamında o devletin ulusal mahkemelerinin genel olarak sergilediği tavır olmak üzere üç ölçüt geliştirmiştir.


14. Davacının yargı organlarına başvurarak dava açma hakkı bulunduğu gibi, davalının da meşru vasıta ve yollardan yararlanarak mahkeme önünde savunma hakkı bulunmaktadır (Anayasa m. 36). Hiç şüphesiz, hukuki dinlenilme hakkının gereği olarak savunma, aynı zamanda davalı açısından usuli bir haktır. Kanunda belirtilen istisnalar dışında hâkim, iki tarafı dinlemeden ve davalıyı savunmasını bildirmek için davet etmeden hüküm veremez. Dava dilekçesi, mahkeme tarafından davalıya tebliğ edilir (HMK m. 122, c. 1). Bunun amacı, davalının kendisine karşı açılmış bulunan davadan haberdar edilmesidir. Davalının, davaya cevap vermesini ve dava sürecinde kendisine tanınmış olan hukuki dinlenilme hakkı ile diğer usuli hak ve yetkileri kullanmasını sağlamak için öncelikle davadan ve aleyhinde dayanılan vakıalar ile talep sonucundan tam olarak haberdar edilmesi gerekir. Mahkemece; davalıya savunma hakkını kullandırtma imkânı, dava dilekçesinin usule uygun şekilde tebliğ edilmesi ile başlatılmış olur.


15. Dava dilekçesi kendisine tebliğ edilen davalı, istediği savunma şeklini seçmekte serbesttir. Bu noktada davalı; davayı kabul edebileceği gibi, davaya cevap vermeyebilir veya cevap dilekçesi vererek davaya karşı koyabilir. Bunlardan başka ayrıca kendisi bir talep ileri sürerek aynı davada hüküm altına alınması amacıyla karşı dava açabilir. Önemle vurgulamak gerekir ki; davaya cevap vermek ve savunma yapmak, bir hak olup davalı için bir yük ya da yükümlülük teşkil etmemektedir. Başka bir anlatımla, davaya cevap vermeyen ve yargılamaya katılmayan davalının, buna zorlanması mümkün değildir. HMK ile düzenleme altına hükümler ile davalının aleyhine açılan bir davaya karşı savunma hakkını kullanmak zorunda bırakılmadığı ancak süresinde cevap vermediği takdirde de, o davadaki hukuki durumunu zorlaştırmış hâle getireceği Hukuk Genel Kurulu’nun 13.02.2020 tarihli ve 2017/2-1288 E., 2020/143 K. sayılı kararı ile de tartışılarak benimsenmiştir.


Cevap dilekçesi verilmesi gibi verilmemesi de savunma hakkının kapsamına dâhil olan bir husustur. Kanun koyucu, süresinde cevap dilekçesi verilmemesine 128. maddeyle bağladığı sonuç dışında, konu hakkında başka bir düzenleme yapmamıştır. Ancak cevap dilekçesi verilmemesinin özellikle dilekçeler aşamasına etkisi ve davanın inkâr edilmiş sayılması nedeniyle, inkâr kavramının niteliği, inkâr savunmasının kapsamı, değiştirilmesi veya genişletilmesi, ayrıca inkâr savunmasında ispat ve delil gösterme faaliyetlerinin nasıl gerçekleşeceği gibi konuların açıklanması gerekmektedir.


16. Bir davaya taraf olan herkes, karşı taraf karşısında kendisini dezavantajlı bir konumda bırakmayacak şartlarda, iddialarını mahkemeye sunabilmesi için makul bir fırsata sahip olabilmelidir (AİHM, De Haes ve Gijsels-Belçika, 24 Şubat 1997). Aynı şekilde, tarafların gösterilen tüm delillerden haberdar olması ve görüş bildirebilmesi de adil yargılanma hakkı kapsamında gözetilmesi gereken ilke olarak belirtilmiştir (AİHM, Borgers-Belçika, 30 Ekim 1991).


Açıklanan bu ilkelere paralel olarak 6100 sayılı HMK ile yargılamanın makul sürede bitirilmesini sağlamak amacıyla düzenlemeler yapılmış ve bu amaca ulaşılabilmesi için önemli bir katkı sağlayan delillerin bildirilme zamanı özel olarak düzenlenmiştir.


HMK’nın 194. maddesi ile düzenleme altına alınan hüküm gereği, taraflar dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırma yükümlülüğü altındadırlar. Bu madde kapsamında taraflar; dayandıkları delilleri ve hangi delilin, hangi vakıanın ispatı için gösterdiklerini açıkça belirtme zorunluluğu altında bırakılmışlardır. Buradan hareketle açıkça söylenmelidir ki; 6100 sayılı HMK ile benimsenen yargılama usulünde “dayanak vakıa ve o vakıanın ispatı için gösterilecek delil” birbirinden ayrılmaz bir bütünün parçası olarak ele alınmıştır.


Delillerin belirli bir zaman dilimi içinde gösterilip sunulması yargılamayı çabuklaştıracak olmasının yanı sıra, taraflara da gösterilen delillerden haberdar olarak zamanında bunlara karşı delil veya görüş bildirebilme imkânı tanıyacak, böylece uyuşmazlıklar en kısa sürede adilane çözüme kavuşacaktır (YHGK. 20.04.2016 tarihli ve 2014/2-695 E., 2016/522 K.).


17. HMK’nın 194. maddesi ile düzenleme altına alınan “somutlaştırma yükü ve delilerin gösterilmesi” zorunluluğu; davacı taraf yönünden “Dava dilekçesinin içeriği” başlıklı 119. maddenin 1-f bendiyle “İddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği” hususunun düzenleme altına alınmasıyla, davalı taraf yönünden ise “Cevap dilekçesinin içeriği” başlıklı 129. maddenin 1-e bendiyle “Savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği” hususunun düzenleme altına alınmasıyla “iddia ve savunmaya yönelik dayanılan vakıa ve o vakıanın hangi delille ispatlanacağı” hususları birbiri ile bir bütün olarak ele alınmış olup, dayanılan vakıa ve o vakıanın ispat vasıtası delilin aynı anda gösterilmesi zorunluluğu tartışmasız olarak açıklanmıştır.


18. Davaya cevap verme süresi yazılı yargılama usulünde iki haftadır ve bu süre dava dilekçesinin davalıya tebliği ile başlar (HMK m.127). Kanun’un 122. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere “cevap süresi, Kanun tarafından düzenlenmiş kesin bir süre hâline getirilmiştir,…” Bu hakkını kullanmayan, yani süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılacaktır (HMK. m.128).


19. Uyuşmazlığın çözümü bakımından üzerinde dikkatle durulması gereken husus; cevap dilekçesi vermemek suretiyle davayı inkâr etme yolunu seçen davalının, inkârını yani dava konusu talebin hangi vakıalar nedeniyle dayanaksız olduğunu mahkemeye bildirmemiş olduğu noktasıdır. Burada “inkâr etmiş sayılma” kanundan doğan bir sonuç olarak düzenleme altına alınmıştır.


Davalı kanuna (129/1-e) aykırı olarak dava konusu talebin hangi vakıalar nedeniyle dayanaksız olduğuna dair savunmasını mahkemeye bildirmemiş, özetle herhangi bir vakıaya dayanmamıştır. Bunun sonucunda da mahkemece; davalının inkârına yönelik her hangi bir vakıa ileri sürülmemesi nedeniyle davacıdan bu inkâra karşı cevaba cevap dilekçesi ile karşı koyması düşünülemeyecek ve netice itibariyle o dava yönünden dava dilekçesinin verilmesi ile iddia ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağı başlamış olacaktır. Zira HMK’nın 129. maddesinin hükümet gerekçesinden cevap dilekçesinde yer alması gereken hususların dava dilekçesine paralel olarak düzenlenmiş olduğu anlaşılmakla, en temel hukuk prensibi olan nimet-külfet dengesi korunmaktadır.


Şüphesiz ki; cevap dilekçesi vermeyen davalı, davacının cevaba cevap hakkını elinden almış olduğu gibi, kendi durumunu da elverişsiz kılmaktadır. Çünkü cevap dilekçesi vermemesi inkâr sayılsa bile bunun dayanağı olan vakıanın davaya getirilmesi, savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı kapsamına gireceğinden, söz konusu yasağı aşmanın yolu ancak davacının açık muvafakati ile mümkün olabilecektir. Tekrar edilmesinde yarar vardır ki; kanun koyucu, tarafların, kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremeyecek olmalarını emredici bir düzenlemeyle (m. 145) benimsedikten sonra, bunun istisnasını da “…

Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.” şeklinde ki düzenlemeyle belirlemiştir.


20. Kanunda aksi düzenlenmediği için HMK’nın 129/1-e maddesiyle düzenleme altına alınan hükümde belirtilen “delil” sözcüğünün hem asıl ispat hem de HMK’nın 191. maddesiyle hüküm altına alınan karşı ispatı kapsadığını belirtmek gerekir. Usulün emredici hükümleri yorum yoluyla daraltılamaz.


21. Belirtmekte fayda vardır ki; gerek davacı gerekse davalı bakımından “delil gösterme ile delil sunma” kavramlarının ayrı olarak ele alındığı Kanun’un “Ön inceleme duruşmasına davet” başlıklı 139. maddesinden çok açık şekilde anlaşılmaktadır. İlgili madde;

“Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden ve yukarıdaki maddelerde belirtilen incelemeyi tamamladıktan sonra, ön inceleme için bir duruşma günü tespit ederek taraflara bildirir. (Değişik cümle:22/7/2020-7251/13 md.) Çıkarılacak davetiyede aşağıdaki hususlar ihtar edilir:

a) Duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar.

b) Tarafların sulh için gerekli hazırlığı yapmaları.

c) Duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği.

ç) Davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları, bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi hâlinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği.” şeklinde düzenleme altına alınmıştır. Görüldüğü üzere; 119 ve 129. maddelerle dava ve cevap dilekçelerinde iddia edilen vakıaların hangi delillerle ispatlanacağının belirtilmesi zorunluluğundan söz edildikten sonra, 139. maddenin (ç) bendiyle gösterilen ancak henüz sunulmamış olan belgelerle ilgili tarafın elinde bulunması hâlinde mahkemeye ibrazı, elinde bulunmaması hâlinde ise belgenin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamanın yapılması zorunluluğu öngörülerek delil gösterme ve delil sunma yükümlülüklerinin birbirlerinden farklı kavramlar olduğu anlaşılmaktadır.


22. Aynı hususun “Ön inceleme duruşması” başlıklı 140. maddenin son fıkrasıyla “(5) (Değişik:22/7/2020-7251/14 md.) 139 uncu madde uyarınca yapılan ihtara rağmen dilekçelerinde gösterdikleri belgeleri sunmayan veya belgelerin getirtilmesi için gerekli açıklamayı yapmayan tarafın bu delillere dayanmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilir.” şeklinde ki düzenlemeyle de üzerinde durulduğu ve uygulanacak yaptırımın açıklandığı görülmektedir. Gerek 139. madde, gerekse 140. madde metinlerinde üzerinde asıl dikkat edilmesi gereken nokta “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır. 6100 sayılı HMK’nın 140. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere taraflar, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirtilecekse, bunu belirtmek zorundadırlar. Şayet taraflar, bu konuda yapmaları gereken işlemleri eksik bırakmışlarsa, tahkikata başlamadan önce, taraflara son kez kısa bir süre verilerek bu eksiklikleri tamamlamaları düşünülmüştür. Taraflar bu şanslarını da doğru kullanamazlarsa, artık tahkikat mevcut delillerle yürütülecek ve tarafların o delile dayanmaktan vazgeçtikleri kabul edilecektir.


23. Kanunun 140. maddesi ile düzenleme altına alınan ön inceleme duruşması; ön inceleme aşamasının yargılamanın başında bazı hususların çözümlenmesine imkân tanıması nedeniyle özel bir öneme sahiptir. Bu aşamanın başarısı, oturuma doğru şekilde hazırlanılarak, yapılması gereken işlemlerin mahkeme ve taraflarca doğru bir şekilde yerine getirilmesine bağlıdır. Bu sebepledir ki, ön inceleme duruşmasında yapılacak işlemler 140. maddenin her bir fıkrasında ayrıca belirtilmiştir. Birinci fıkra uyarınca hâkim; usule ilişkin hususlarda tarafları dinledikten sonra uyuşmazlığın esasıyla ilgili iddia ve savunmaları dikkate alarak, tarafların anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tespit edecektir. Bu belirleme genel bir belirlemenin ötesinde, tarafların ortaya koydukları her bir somut vakıa üzerinde anlaştıkları veya anlaşamadıkları yönlerin tespit edilmesi niteliğindedir. İkinci fıkra ise sulhe ilişkin özel bir fıkradır. Taraflar sulh olurlarsa bu durum, olmazlarsa sulh olmadıkları tutanağa geçirilecektir.


Ön inceleme duruşmasında düzenlenen tutanak üçüncü fıkranın son cümlesinde “…Tahkikat (m. 143) bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür,…” şeklindeki düzenleme nedeniyle de özel bir öneme sahiptir. Zira uyuşmazlık çözümlenmişse bu tutanak bir sulh belgesiyken, uyuşmazlığın devam etmesi hâlinde ise, bu belge adeta yargılamanın yolunu gösteren bir yol haritası niteliğindedir. Mahkeme, kanunun bu cümlesiyle davanın taraflarına; tutanakta yer almayan hususların tahkikatın konusu olamayacağı ve tahkikat aşamasında tereddüt edilen bir hâl oluştuğu takdirde neyin incelenip neyin incelenemeyeceği hususunun bu tutanak uyarınca belirleneceği yönünde söz vermiştir. Ön inceleme tutanağının bu önemi ve tarafları bağlaması sebebiyle, altının oturumda hazır bulunanlarca imzalanması gerekmektedir.


24. Bu aşamada bir diğer istisnai hükmün açıklanması gereklidir. HMK’nın “İddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi” başlıklı 141. maddesi 22.07.2020 tarih ve 7251 sayılı Kanunun 15 maddesi ile değişiklikten önceki hâliyle; “(1) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri (m.136) ile serbestçe; ön inceleme aşamasında (m.137) ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Ön inceleme duruşmasına (m.140) taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilir (m.139).


Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. (2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah (m.176) ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır.” değişiklikten sonra ise “- (1) (Değişik:22/7/2020-7251/15 md.) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Dilekçelerin karşılıklı verilmesinden sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. (2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır.” şeklinde düzenleme altına alınmıştır.


HMK’nın 141. maddesine göre; tarafların karşılıklı dilekçelerini verdikleri aşamada, herhangi bir sınırlamaya bağlı olmaksızın uyuşmazlığın genel çerçevesi içinde iddia ve savunmalarını değiştirebilecekleri kabul edilmiştir. Dilekçelerin karşılıklı verilmesi aşamasında bu yasağın uygulanmaması ile daha uyuşmazlığın en başında, karşı tarafın açıklamasını, iddia ve savunmasını tam olarak görmeden, sağlıklı ve tam bir iddia ve savunma örgüsü kurmanın mümkün ve gerçekçi olmadığı gözetilerek; tarafların dilekçelerinde rahat, doğru ve sağlıklı bir iddia ve savunma bütünü oluşturmalarını sağlamak olduğu gibi, maddi ve hukuki nitelendirmeleri uyuşmazlığı çözecek doğrulukta ortaya koymaları amaçlanmaktadır.


Şüphesiz ki bu imkân, sadece cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi ile söz konusudur. Bu iki dilekçeden sonra, hangi ad altında olursa olsun verilecek dilekçeler, sınırlama ve yasak kapsamında kabul edilmelidir. Kanunun 141. maddesinin birinci fıkrasında 28.07.2020 tarih, 7251 s. Kanun’un 15. maddesi ile yapılan değişiklikten önceki hâlinin hükümet gerekçesinde, ön inceleme duruşmasının yargılama bakımından öneminden dolayı, tarafların bu duruşmaya katılımını sağlamak amacıyla “gelen tarafın ödüllendirildiği, mazereti olmadığı hâlde gelmeyen tarafın ise cezalandırıldığı” bir yol izlenmesinin zorunlu olduğu görüşüyle hareket edilerek, her iki tarafında ön inceleme duruşmasına gelmesi hâlinde karşı tarafın muvafakati ile genişletme söz konusu iken, taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmediği takdirde, gelen taraf karşı tarafın muvafakatine gerek olmaksızın iddia ve savunmasını genişletip değiştirebileceği açıklanmıştır. Maddede yapılan değişiklikle, dilekçeler aşaması tamamlandıktan sonra, ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hariç olmak üzere, iddia ve savunma genişletilemeyecek veya değiştirilemeyecektir. Gerekçede değişikliğin amacı “sırf ön inceleme duruşmasına katılım sağlanmadığı için aleyhte iddia ve savunmanın rahatlıkla genişletilebilmesi veya değiştirilebilmesinin” silahların eşitliği ilkesinin ihlali olarak açıklanmıştır. Bu ihlalin “davayı takip etmediğinde davayı inkâr ettiği kabul edilen ve duruşmaya katılma zorunluluğu bulunmayan davalı taraf” yönünden çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkabilme ihtimali üzerinde durulduktan sonra adil yargılanma hakkı ayrıca uyuşmazlığın ön inceleme aşamasında netleşmesini sağlaması sayesinde, ön inceleme duruşma tutanağının “yargılamanın yol haritası” olma özelliğini güçlendireceği gerekçelerine de yer verilmiştir.


25. Görüldüğü üzere, 6100 sayılı HMK’nın sistematiği içinde; tahkikat aşamasına geçilmezden evvel tarafların uyuşmazlık konularının ve bu uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin en başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. Zira tahkikatın amacı; kural olarak delil toplamak değil, delilleri incelemek ve değerlendirmektir; aksi hâlde tahkikat tamamlanamaz ve yargılama uzar.


26. Bu itibarla, yukarıda ayrıntılı olarak açıklanan hususların özetlenmesi gerekirse; AİHS'nin 6.maddesinde düzenlenen adil yargılamanın etkin ve makul bir süre içinde bitirilmesi için 6100 sayılı HMK’da düzenlemelere yer verilmiş olup, bu bağlamda delil gösterilmesi dilekçelerin teatisi (dava, cevap, cevaba cevap ve ikinci cevap) aşamasına hasredilmiştir. Tarafların, Kanunda belirtilen bu sürelerden sonra delil gösterebilmeleri ancak iki yasa maddesinde belirtilen hâllerle sınırlıdır. Onlar da; iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesini düzenleyen 141. madde ile sonradan delil gösterilmesinin hüküm altına alındığı 145. maddedeki durumlardır.


27. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; dava dilekçesinin davalıya 16.10.2012 tarihinde usule uygun şekilde tebliğ edildiği, davalı tarafından süresi içerisinde cevap dilekçesinin sunulmadığı, böylece davalının dava dilekçesinde yer alan tüm iddialarını inkâr etmekle birlikte savunmasına yönelik herhangi bir vakıaya dayanmadığı, davalının kanunla kesin şekilde belirlenen iki haftalık süreden sonra 05.11.2012 tarihinde, davaya cevap vererek aynı dilekçe ile tanık deliline dayandığı, mahkemece yapılan 12.12.2012 tarihili ön inceleme duruşmasına her iki taraf vekilinin katıldığı, davacı ve vekilinin süresinden sonra verilen cevap dilekçesine muvafakatinin olmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda; süresi içerisinde cevap dilekçesi vermemekle inkâr savunmasına dayanak vakıa ve delile dayanmayan davalının süresinden sonra bildirmiş olduğu tanıklarının karşı ispat hakkı kapsamına taşınarak dinlenilmesine de imkân bulunmamaktadır.


28. Mahkemece ilk kararda tarafların boşanmalarına karar verildiği hâlde, direnme kararı gerekçesinde “…davanın reddine, karar vermek gerekmiştir.” denildiği, hüküm kısmında ise “davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına” karar verildiği, belirtilen bu hususun ise maddi hata olduğu anlaşılmaktadır.


29. Hâl böyle olunca; süresinde cevap dilekçesi vermeyerek delillerini bildirmeyen davalı tarafın yasal süre geçtikten sonra bildirmiş olduğu tanıklarının dinlenmesine yer olmadığına ilişkin olarak verilen Yerel Mahkeme direnme kararı yerindedir.


30. Ne var ki, esasa ilişkin temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu konuda inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir.


IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

Direnme uygun bulunduğundan davalı vekilinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,

Ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle Hukuk Genel Kurulu kararının mahkemesince taraflara tebliği ile karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise doğrudan 2. Hukuk Dairesine gönderilmesine,

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04.02.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.


 

  • Kararın gerekçeli olması

  • Gerekçeli kararın niteliği

  • Boşanmaya sebep olan olaylarda kusurlu olan eşin dava hakkının olmaması

  • Terk eden eşin dava hakkının olmaması


Hukuk Genel Kurulu 2017/2289 E. , 2020/939 K.


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki "boşanma ve bağımsız tedbir nafakası” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, Mersin 1. Aile Mahkemesince verilen her iki davanın da kabulüne ilişkin karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.


2. Direnme kararı her iki taraf vekilince temyiz edilmiştir.


3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:


I. YARGILAMA SÜRECİ

Davacı-Birleşen Davalı İstemi:

4. Davacı-birleşen davalı vekili 26.04.2010 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 01.11.2008 tarihinde evlendiklerini, müşterek bir çocuklarının bulunduğunu, davalının 2009 yılı Mayıs ayında evi terk ettiğini, bunun üzerine Mersin 1. Aile Mahkemesince 21.01.2010 tarihinde davalıya eve dönmesi yönünde ihtar kararı verildiğini, kararın 01.02.2010 tarihinde tebliğ edildiği hâlde davalının ortak konuta dönmediğini ileri sürerek tarafların boşanmalarına, birleşen davaya verdiği 17.05.2010 tarihli cevap dilekçesinde ise; tüm iddiaları inkârla, kusurlu olan tarafın kadın eş olduğunu, haklı bir sebep olmaksızın evi terk ettiğini, usule uygun ihtarnamenin tebliğine rağmen eve dönmemesi nedeniyle boşanma davası açtıklarını beyanla davanın reddine ve müvekkili yararına 20.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.


Davalı-Birleşen Davacı İstemi:

5. Davalı-birleşen davacı vekili 19.04.2010 tarihli birleşen dava dilekçesinde; tarafların 01.11.2008 tarihinde evlendiklerini, kısa bir süre sonra erkek eşin sağlıklı olmayan davranışlar sergilemeye başladığını, evi yakmaya teşebbüs ettiğini, hamile kalan müvekkilini doktora götürmediğini, eve yiyecek almadığını, birlikte intihar etmeyi teklif ettiğini, hamileliğin son aylarında hakaret ederek eşini evden kovduğunu, kadın eşin ailesinin yanına sığınmak zorunda kaldığını ve ailesinin evinde doğum yaptığını, geçen sürede eşini ve çocuğunu arayıp sormadığı gibi ihtiyaçlarını da karşılamadığını ileri sürerek müşterek çocuk için aylık 350,00TL ve müvekkili için aylık 500,00TL olmak üzere toplamda 850,00 TL nafaka ödenmesini, asıl dava olan boşanma davasına verdiği 24.03.2011 tarihli cevap dilekçesinde ise; her ne kadar boşanma davası terk nedeniyle açılmış ise de, erkek eşin akıl sağlığının yerinde olmadığını, sürekli olarak hakaret ettiğini, müvekkilini intihara teşvik ettiğini, müvekkilinin hamile iken kovulması nedeniyle evi terk etmek zorunda kaldığını, bu nedenlerle tarafların boşanmalarına ve birleşen davadaki nafaka talepleriyle birlikte müvekkili yararına 50.000,00TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.


İlk Derece Mahkemesi Kararı:

6. Mersin 1. Aile Mahkemesinin 20.11.2013 tarihli ve 2010/510 E., 2013/786 K. sayılı kararı ile; erkek eşin vesayet altına alınmasını gerektirir rahatsızlığının evlendikten sonra ortaya çıkmadığı, daha öncesinde de mevcut olduğu, ancak ailesinin korumacı ve gizleyici tavrı nedeniyle bu rahatsızlığının çevreye belli edilmediği, rahatsızlığın kadın eş tarafından başlangıçta fark edilmemesi nedeniyle bir anlamda yanılarak evlendiği, erkek eşten kaynaklanan sebeplerle geçimsizlik başladığı, eşine dengeli olmayan davranışlarda bulunduğu ve kadın eşin hamileyken evden ayrılmak zorunda kaldığı, tarafların yaklaşık dört yıldır ayrı yaşadıkları, erkek eş hakkında alınan 08.10.2012 tarihli heyet raporuna göre “medeni haklarını kullanamayacağı, başkalarının bakımına muhtaç olduğu, vesayet altına alınması gerektiği ve mahkemece dinlenmesinde fayda olmadığının” belirtildiği, bu nedenle Mersin 4. Sulh Hukuk Mahkemesi 2012/1044 E. ve 2013/132 K. sayılı kararı ile kısıtlanarak vesayet altına alındığı, kadın eşten bu şekilde rahatsız olan ve kısıtlanan bir kişi ile birlikte yaşamasını beklemenin yasal mevzuata, hakkaniyete ve evlilik kurumunun yapısına uygun olmayacağı, TMK’nın 164. maddesine göre terk eden eşi terke zorlayan tarafın da terk etmiş sayılacağı, dosya kapsamına göre çektiği sıkıntılar nedeniyle henüz hamile iken evden ayrılmak zorunda kalan kadın eşi terke zorlayan tarafın erkek eş olduğu ve davalı-birleşen davalı kadın eşinde artık boşanmak istediğini belirtmesi nedeniyle yeniden kurulma imkânı kalmayan mevcut evliliğin resmi olarak sonlandırılması gerektiği gerekçesiyle boşanma ve birleşen nafaka davalarının kabulüne, tarafların TMK'nın 164. maddesine göre boşanmalarına, velayetin anneye verilmesine, birleşen nafaka dosyasında dava tarihinden başlamak üzere, kadın eş yararına 250,00TL tedbir-yoksulluk, çocuk yararına ise 250,00TL tedbir-iştirak nafakası ödenmesine, çektiği manevi sıkıntılar göz önünde bulundurularak kadın eş yararına 10.000,00TL manevi tazminat takdirine, ayrıca esas davada kusurlu olan ve terke zorlayan tarafın davacı olması nedeniyle davalı kadın eş yararına yargılama gideri ile vekâlet ücretine karar verilmiştir.


Özel Daire Bozma Kararı:

7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 25.09.2014 tarihli ve 2014/7479 E., 2014/18599 K. sayılı kararı ile; “…Hüküm davacı-davalı (koca) tarafından; kusur belirlemesi, diğer taraf yararına hükmedilen manevi tazminat ve nafakalar ile yargılama giderleri ve vekalet ücreti yönünden, davalı-davacı (kadın) tarafından ise; lehine hükmedilen manevi tazminat ve nafakanın miktarları yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-davacı (kadın)'ın tüm, davacı-davalı (koca)'nın ise aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan yönlere ilişkin temyiz itirazları yersizdir.


2-Mahkemece; koca tarafından açılan terk (TMK.m.164) sebebine dayanan boşanma davası kabul edilerek tarafların bu sebeple boşanmalarına karar verilmiştir. Bu halde, kadının evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla eşini terk ettiği ve usulüne uygun ihtar tebliğine rağmen haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmediği kabul edilmiş demektir. Bu durumda boşanmaya sebep olan terkte davalı-davacı (kadın) kusurludur. Boşanma sebebiyle manevi tazminata hükmedilebilmesi için tazminat talep eden tarafın boşanmaya sebep olan olaylarda kusursuz veya az kusurlu olması ise zorunludur. (TMK.m.174/2) Davalı-davacı (kadın), kabul edilen boşanma sebebiyle kusurlu olduğuna göre, lehine manevi tazminata hükmedilemez. Bu husus nazara alınmadan kadın yararına manevi tazminata hükmedilmesi doğru bulunmamıştır.


3-Tarafların Türk Medeni Kanununun 164'nci maddesinde yer alan sebeple boşanmalarına karar verildiğine göre, boşanmaya davalı-davacı (kadın)'ın kusuru ile sebebiyet verilmiş demektir. Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için nafaka talep eden tarafın tam ya da ağır kusurlu olmaması gerekir. (TMK.m.175) Davalı-davacı (kadın) tamamen kusurlu olduğuna göre, lehine yoksulluk nafakasına hükmedilmesi de doğru olmamıştır.


4-Koca tarafından açılan boşanma davası kabul edildiğine göre, davada vekille temsil edilen koca yararına karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin gerektirdiği miktarda vekâlet ücreti tayin edilmesi ve koca tarafından yapılan yargılama giderlerinin diğer taraftan tahsiline karar verilmesi gerekirken, bu husus nazara alınmadan, "terke zorlayanın koca olduğu" gerekçesiyle vekâlet ücreti tayinine yer olmadığına karar verilmesi ve yargılama giderlerinin de üzerinde bırakılması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir,...” gerekçesiyle karar bozulmuştur.


Direnme Kararı:

8. Mersin 1. Aile Mahkemesinin 09.04.2015 tarihli ve 2015/122 E., 2015/199 K. sayılı kararı ile davanın esasına ilişkin ilk hükümdeki değerlendirmenin mevzuata ve davanın niteliğine aykırı olmadığı gerekçesiyle kesinleşen yönler hakkında yeniden karar verilmesine yer olmadığına, yargılama gideri ve vekâlet ücreti yönlerinden bozma kararına uyulmasına, kadın eş yararına hükmedilen yoksulluk nafakası ve manevi tazminat yönlerinden ise önceki kararda direnilmesine karar verilmiştir.


Direnme Kararının Temyizi:

9. Direnme kararı yasal süresi içinde her iki taraf vekilince temyiz edilmiştir.


II. UYUŞMAZLIK

10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların TMK’nın 164. maddesi uyarınca boşanmalarına karar verildiği dikkate alındığında, davalı eş yararına, boşanmanın ferisi niteliğinde olan yoksulluk nafakası ve manevi tazminata hükmedilip edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır.


III. GEREKÇE

11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili kanun maddeleri ve kavramların incelenmesinde yarar görülmektedir.


12. Boşanma sebepleri 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 161 ve 166. maddeleri arasında özel ve genel boşanma sebepleri olarak düzenlenmiştir. Genel boşanma sebebi TMK’nın 166. maddesi ile düzenleme altına alınan evlilik birliğinin temelinden sarsılması durumudur. Özel boşanma sebepleri ise kendi içinde mutlak özel boşanma sebepleri (zina-TMK m. 161, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış-TMK m. 162, suç işleme-TMK m. 163 ve son olarak terk-TMK m. 164) ve nispi özel boşanma sebepleri (haysiyetsiz hayat sürme-TMK m. 163 ve akıl hastalığı TMK m.163) şeklinde ayrıma tabidir. Bu ayrımların asıl önemi; hâkimin, somut olayda evliliğin çekilmez hâle gelip gelmediğini incelemesinin gerekip gerekmediği noktasında kendini gösterir.


Kanun koyucu özel mutlak boşanma sebepleri konusunda belirli bir olayın gerçekleşmesi şartını aramıştır. Özel mutlak boşanma sebebine dayalı bir davada “kanunun aradığı belli şart” gerçekleştiği takdirde artık hâkim, genel boşanma ve özel nispi boşanma sebebine dayalı davaların aksine “evliliğin çekilmez hâle gelip gelmediğini” incelemeksizin boşanma kararı vermek zorundadır. Zira kanun koyucu; özel mutlak boşanma sebeplerinden birinin varlığı hâlinde, ortak hayatın çekilmez hâle geldiğini kabul etmiştir. Burada iddia edilen özel boşanma sebebinin varlığının ispatlanmış olması, boşanmaya karar verme hususunda yeterli olup, hâkim; tarafların bunun dışında ileri sürdükleri bir iddia ve savunmaya değer vererek hükme esas alamayacağı gibi boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların diğer kusurlu davranışlarını da dikkate alamayacaktır. Bunun doğal sonucu olarak; özel boşanma sebebiyle aleyhinde yürütülmekte olan bir davada ayrıca bağımsız bir boşanma davası bulunmayan davalının, kusur esasına dayalı boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin tazminat ve yoksulluk nafakası taleplerini (TMK m. 174/1-2 ve 175) ileri süremeyeceği tartışmasızdır.


13. Evlilik “birlik ilkesi” üzerine kurulmuştur. Evlenme ile eşler arasında “evlilik birliği” kurulmuş olur ve tarafların evlilik birliğinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirme görevleri başlar. Bu görevlerin en önemlisi ise evliliğin amacıyla uyumlu şekilde eşlerin birlikte yaşamalarıdır. Bu bağlamda birlik süresince kural olan; zorunlu nedenler dışında eşlerin birlikte yaşamasıdır. Asıl kuralın aksine eşlerden birinin bu birliktelikten haklı bir sebep olmaksızın özgür iradesi ile ortak yaşamdan ayrılması ise “terk” olarak kabul edilir.


Terk mutlak ve özel bir boşanma sebebi olarak 4721 sayılı Kanunu’nun 164. maddesinde;

“(1) Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ve istem üzerine hâkim tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise; terk edilen eş, boşanma davası açabilir. Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır. (2) Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hâkim, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilân yoluyla yapılır.


Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.” şeklinde düzenleme altına alınmıştır.


14. Terk sebebiyle açılan boşanma davaları kendine has özellikleri nedeniyle bu davalarda “dava koşulları ile yargılama usulü” iç içe geçmiş hâldedir. Dava çok sıkı maddi ve şekli şartlara bağlanmış olup titizlikle incelenme gerektirmektedir. Buradan hareketle söylenmelidir ki; hâkim, terk sebebine dayalı boşanma dava şartlarının oluşup oluşmadığını maddi hukuk ve usul hukuku açısından olmak üzere iki ayrımda inceleyerek karar vermelidir. Maddi hukuk açısından “terk eylemi” evlilik birliğinin yüklediği yükümlülükleri yerine getirmeme maksadı ve ortak hayata son verme kastı taşımalı, haklı ve hukuka uygun bir nedene dayanmamalı ve son olarak altı ay süreyle devam ediyor olmalıdır. Maddenin ikinci fıkrasında ise usul hukuku açısından üzerinde dikkatle inceleme yapılması gereken “ihtar müessesesi” açıklanmıştır.


15. Nitekim öğretide de terk; “…ortak hayatın kesilmesidir. Bunun için eşlerden birinin ortak konuttan ayrılması ve konuta geri dönmemesi gerekir. Eşlerin aynı evde yaşamakla birlikte, oturma ve yatak odalarını ayırmaları, birbirleriyle hiç konuşmamaları terk sayılmaz; çünkü burada durumun daima normale dönmesi ihtimali ve imkânı vardır. Ortak konuttan ayrılma, isteyerek olabileceği gibi, eşlerden birinin diğerini evden atması sonucunda, yani zorla da olabilir. Bu durumdu eşin evden ayrılmasında hukuka aykırılık unsuru yoktur. Bu takdirde terk eden eş, ötekini kovan eştir. Eşlerden biri nikâhtan sonra birlikte seçtikleri ortak konuta hiç gelmezse, yine terk vardır. Buna karşılık eşlerden birinin diğerinin yakınlarıyla oturmayı reddetmesi terk değildir” (Prof. Dr. Bilge Öztan, Aile Hukuku, 6. Bası, Ankara 2015, s. 667) şeklinde açıklanmaktadır. O hâlde, ortak konutu terke zorlayan veya eve dönmeyi engelleyen eşin, gerçekte terk eden eş olması nedeniyle, terke dayalı boşanma davası açma hakkı bulunmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan bu sonucun, yasanın konuluş amacına da uygun olduğu anlaşılmaktadır. Aksine görüşün kabul edilmesi hâlinde; ortak konuttan kovulan, fiilen ayrılmaya zorlanan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesi engellenen eşe karşı, haksız konumda bulunan eşin boşanma davası açma hakkı olduğunun kabulü ile boşanma kararı elde edebileceğinin düşünülmesi, hukuk devleti ilkesine aykırı olacağı her türlü duraksamadan uzaktır.


16. Anlatılanların yanında, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297. maddesi bir mahkeme hükmünün kapsamının ne şekilde olması gerektiğini açıklamıştır.

6100 sayılı HMK'nın “Hükmün kapsamı” başlıklı 297. maddesi;

“(1) Hüküm "Türk Milleti Adına" verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar:

a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini.

b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini.

c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri.

ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini.

d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını.

e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi.

(2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.” hükmünü taşımaktadır.


17. Yasal düzenlemeye göre bir mahkeme kararında; tarafların iddia ve savunmalarının özetlerinin, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesinin, sabit görülen vakıalarla, bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin birer birer, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. Bu kısım, hükmün gerekçe bölümüdür. Gerekçe, hâkimin (mahkemenin) tespit etmiş olduğu maddi vakıalar ile hüküm fıkrası arasında bir köprü görevi yapar. Gerekçe bölümünde hükmün dayandığı hukuki esaslar açıklanır. Hâkim, tarafların kendisine sundukları maddi vakıaların hukuki niteliğini (hukuki sebepleri) kendiliğinden araştırıp bularak hükmünü dayandırdığı hukuk kurallarını ve bunun nedenlerini gerekçede açıklar.


18. Hâkim, gerekçe sayesinde verdiği hükmün doğru olup olmadığını, yani kendi kendini denetler. Üst mahkeme de bir hükmün hukuka uygun olup olmadığını ancak gerekçe sayesinde denetleyebilir. Taraflar da ancak gerekçe sayesinde haklı olup olmadıklarını daha iyi anlayabilirler. Kanunun aradığı anlamda oluşturulacak kararların hüküm fıkralarının açık, anlaşılır, çelişkisiz ve uygulanabilir olmasının yanında, kararın gerekçesinin de sonucu ile tam bir uyum içinde o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyan, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösteren nitelikte olması gerekir. Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtay’ın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur.


19. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 19.03.2008 tarih, 2008/15-278 E. ve 2008/254 K.; 21.10.2009 tarih, 2009/9-397 E. ve 2009/453 K.; 07.05.2014 tarih, 2013/4-1121 E. ve 2014/626 K.; 13.04.2016 tarih, 2014/11-638 E. ve 2016/501 K.; 31.05.2017 tarih, 2017/12-1151 E. ve 2017/1053 K.; 08.11.2017 tarih ve 2017/13-1699 E., 2017/1300 K.; 04.04.2018 tarih, 2015/9-2883 E. ve 2018/675 K. sayılı kararlarında yazılı hususlar aynen benimsendiği gibi 07.06.1976 tarih ve 1976/3-4 E., 1976/3 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Karar gerekçesinde yer alan “…Gerekçenin ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterir biçimde geçerli ve yasal olması aranmalıdır. Gerekçenin bu niteliği yasa koyucunun amacına uygun olduğu gibi, kararı aydınlatmak, keyfiliği önlemek ve tarafları tatmin etmek niteliği de tartışma götürmez bir gerçektir,…” şeklindeki açıklama ile gerekçenin önemine vurgu yapılmıştır. Bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerektiğini öngören Anayasa’nın 141. maddesinin üçüncü fıkrası ve ona koşut bir düzenleme içeren 6100 sayılı HMK’nın 297. maddesi işte bu amacı gerçekleştirmeye yöneliktir. Anılan hususlar kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi kanun ile hâkime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama gerek yargı erki ile hâkimin, gerek mahkeme kararlarının saygın ve güvenilir olması ilkesi ile de bağdaşmaz.


20. Tüm bu genel açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; mahkemece direnme kararı öncesinde verilen 20.11.2013 tarihli ve 2010/510 E., 2013/786 K. sayılı kararını hüküm kısmında “davacının davasının kabulü ile tarafların TMK’nın 164. maddesi gereğince boşanmalarına” karar verildiği, hükmün gerekçesinde ise “davalı eşi terke zorlayan tarafın davacı eş olduğu, ancak davalı eşin de artık boşanmak istediğini belirtmesi gerekçesiyle” davanın kabulüne karar verildiği, Özel Daire tarafından yapılan temyiz incelemesinde ise “mahkemece, hüküm ile gerekçe arasında oluşturulan çelişki” gözetilmeksizin işin esasına girildiği ve tarafların temyiz sebepleri yönünden inceleme yapılarak kararın bozulduğu, yerel mahkemenin de bozma kararına karşı direndiği anlaşılmıştır.


Bozulan ilk kararın gerekçesinde davacı eşin terk eden eş olduğu belirtildiği hâlde hüküm kısmında yazılan gerekçenin aksine davacının terke dayalı boşanma davasının kabul edildiği, oysaki TMK’nın 164. maddesinde açıkça “…terk edilen eş, boşanma davası açabilir…” dediği, mahkemenin gerekçesine göre davacının dava açma hakkı olmadığı halde hüküm fıkrasında davasının kabul edildiği, bu hâliyle HMK’nın 297/2. maddesinde yazılı açıklamaya aykırı, gerekçe ve hüküm fıkralarının birbiri ile çelişkili bir hüküm yaratıldığı ortadadır.


21. O hâlde, ortada yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde usulün öngördüğü anlamda Hukuk Genel Kurulu tarafından üzerinde inceleme ve denetleneme yapılabilecek nitelikte bir ilk derece mahkemesi kararı, bozma kararı ve direnme kararının olmadığı her türlü duraksamadan uzaktır.


22. Öyleyse; yerel mahkemece yapılacak iş gerekçenin tespit edilen maddi vakıalar ile hüküm fıkrası arasında köprü görevi yapıyor olduğu gözetilerek, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterir nitelikte, birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olan gerekçe ile hüküm kısımlarının birbiri ile çelişkisiz, Anayasa’nın 141/3. maddesi ve ona koşut düzenleme içeren HMK’nın ilgili maddelerine uygun hüküm kurmak olmalıdır.


23. Hâl böyle olunca direnme kararının, açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekmiştir.


IV. SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

Gerekçe-hüküm çelişkisi nedeniyle Mersin 1. Aile Mahkemesinin 20.11.2013 tarihli ve 2010/510 E., 2013/786 K. sayılı kararı ile bu karara ilişkin Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 25.09.2014 tarihli ve 2014/7479 E., 2014/18599 K. sayılı kararların KALDIRILMASI ile, Mersin 1. Aile Mahkemesinin 09.04.2015 tarihli ve 2015/122 E., 2015/199 K. sayılı direnme kararının yazılı değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince usulden BOZULMASINA,


Bozma sebebine göre işin esasına yönelik tarafların temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,

Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.11.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy birliği ile karar verildi.



 
  • Gizli ses kayıtlarının delil değeri

  • Özel hayatı ihlal

  • Boşanmada elektronik görüntü ve ses kayıtları


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2013/1183 E., 2014/960 K. "İçtihat Metni"


MAHKEMESİ : Gemlik 1. Asliye Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 11/12/2012 NUMARASI : 2012/625-2012/796 Taraflar arasındaki “hukuka aykırı olarak elde edildiği ileri sürülen ses kayıtlarının kullanılması nedeniyle manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Gemlik Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 08.12.2010 gün ve 2009/295 E., 2010/822 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 20.06.2012 gün ve 2011/4664 E., 2012/10806 K. sayılı ilamı ile;

(...Dava, hukuka aykırı olarak elde edildiği ileri sürülen ses kayıtlarının kullanılması nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davalıların eylemlerinin suç teşkil ettiği ve davacının manevi zararının sabit olduğu; ancak, davacının da bölüşük kusuru bulunduğu belirtilmek suretiyle kısmen kabul kararı verilmiş; hüküm, davalılar tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya kapsamından, davalılardan B.. K..'in gözlükçü olarak işyerinin bulunduğu; davacının da göz doktoru olduğu ve hastaları ailesine ait işyerlerine yönlendirdiği iddia edilerek davalılardan B.. K..'in de aralarında bulunduğu kişiler tarafında şikayet dilekçesi verildiği, bunun üzerine; davacı tarafından haksız şikayet hukuksal nedenine dayalı olarak tazminat davası açıldığı, yargılama aşamasında eldeki davaya konu kayıtların delil olarak sunulduğu anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümünde, sunulan kayıtların hukuka aykırılık oluşturup oluşturmadığı irdelenmelidir. Konuya ilişkin olarak Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 21.06.2011 gün ve 2010/5-187 E – 2011/131 K sayılı kararında da: "Kişinin kendisine karşı işlenmekte olan bir suçla ilgili olarak bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmadığı ve yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı ani gelişen durumlarda karşı tarafla yaptığı konuşmaları kayda alması halinin hukuka uygun olduğunun kabulü zorunludur." denilerek delil amaçlı ve kişinin kendisine yönelen eylemler nedeniyle ses kaydı yapılmasının hukuka uygun olduğu kabul edilmiştir.

Somut olay, yukarıdaki açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde dava konusu edilen eylemin hukuka aykırı olmadığının kabulü ile istemin tümden reddi gerekirken bir bölümünün kabul edilmiş olması kararın bozulmasını gerektirmiştir.) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, hukuka aykırı olarak elde edildiği ileri sürülen ses kayıtlarının kullanılması nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne dair verilen karar davalılar vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını, davalılar vekili temyize getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalılardan Berrin’in davacı ile aralarındaki hukuk davasında delil elde etmek üzere diğer davalılara davacı doktor ile yaptıkları görüşmeleri gizlice kaydettirip dosyaya sunması karşısında yapılan bu eylemin hukuka aykırı olup olmadığı, diğer bir deyişle davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığı noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle elde edilen bir delilin hangi durumda hukuka aykırı olarak elde edildiğinin kabulünün gerektiğinin değerlendirilmesi gerekmektedir: Hemen belirtilmelidir ki, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmesinden önceki dönemde, hukuka aykırı olarak elde edilen delillerin değerlendirilmesi konusunda Medeni Usul Hukukunda açık bir düzenleme bulunmamakta; konu öğretide yer alan bilimsel görüşler ve yargısal uygulama ile şekillenmekteydi. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’nun “ispat hakkı” başlığını taşıyan 189. maddesinin 2. fıkrasında yer alan; “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamaz” hükmü ile açıkça hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin ispat gücü olamayacağı kabul edilmiştir. Böylece ispat hakkının delillere ilişkin yönünün hukuki çerçevesi çizilmiş; bir davada ileri sürülebilecek her türlü delilin mutlaka hukuka uygun yollardan elde edilmiş olması esası getirilmiştir. Anılan düzenlemeye göre, hukuka aykırı olarak elde edildiği anlaşılan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı düzenlenmek suretiyle, yargılama sırasında taraflarca sunulan delillerin elde ediliş biçiminin mahkeme tarafından re’sen göz önüne alınması ve delilin her ne surette olursa olsun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin tespit edilmesi halinde, diğer tarafça bir itiraz ileri sürülmese dahi mahkemece caiz olmadığına karar verilerek, dosya kapsamında değerlendirilmemesi ilkesi benimsenmiştir. Bu yasal düzenleme öncesinde, hukuki nitelendirme açısından, öğretide nasıl bir yaklaşımın benimsendiğinin irdelenmesinde de somut olay yönünden yarar vardır:

Berkin, usulsüz veya kanunsuz yahut hukuka aykırı yoldan elde edilmiş delile dayanılarak hüküm verilemeyeceği; örneğin posta memuru ile anlaşarak ele geçirilmiş ve mahkemeye sunulmuş olan başkalarına yazılmış mektupların veya evli erkeğin ilişki kurduğu ve ileride evlenmek istediği kadına yazdığı mektupların çalınarak boşanma davasında delil olarak kullanılmasının caiz olmadığı, görüşündedir (Necmettin M. Berkin, Tatbikatçılara Medeni Usul Hukuku Rehberi, İstanbul 1981, s.734).

Üstündağ, hukuka aykırı yollardan elde edilmiş olan delillerin değerlendirilmesi konusunda usul kanunumuzda bir hüküm bulunmadığını belirtmekte; sesin gizlice banda alınması halinde buna daha sonra bir ispat vasıtası olarak dayanmanın mümkün olduğunu açıklamaktadır. Örnek olarak Alman Mahkemesinin kararı alınarak, bu karara göre, insan seslerinin konuşanın muvafakati olmaksızın tespiti kişilik haklarına bir saldırı olmakla beraber, gizli ses almayı haklı kılan nedenlerin mevcudiyeti halinde bu şekilde bir tecavüze müsaade edilmesi gerektiğinin kabul edildiğini belirtmektedir. Alman Mahkeme kararına esas teşkil eden olayda evli kadın, kocasına defalarca hakaret etmiş ve bütün bunları da mahkemede inkâr edeceğini de ilave etmiştir. Bunun üzerine koca açmayı tasarladığı boşanma davası için bu sahneleri teybe almıştır (Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, C.1-II, İstanbul 2000, s. 267, 762).

Pekcanıtez’e göre, kişilik haklarının, özel yaşam alanı ve sır alanının ihlali sonucu elde edilen teyp bandı, fotoğraf, çalınmış veya el konulmuş aşk mektupları delil olarak değerlendirilemez. Hukuka aykırı olarak elde edilen delilin değerlendirilmesi konusunda Medeni Usul Hukukunda da geçerli olan dürüstlük kuralı esas alınarak karar verilmeli ve bu konuda her somut olayda, o olayın özelliğine göre değerlendirme yapılmalıdır. Bu konuda ihlal edilen kanun hükmü ile ispatlanmak istenen menfaat arasında amaca uygunluk hususu da esas alınmalıdır. Diğer taraftan gizli şekilde ele geçirilen tüm deliller hukuka aykırı delil olarak nitelendirilmemelidir. Örneğin bir telefon görüşmesinde, telefondaki ses yükseltici veya ikinci bir dinleme aleti sayesinde tarafların söylediklerinin duyulması sonucu yapılan açıklamalar ve bu konudaki tanıklık geçerli olmalıdır. Kişilik hakkının ihlali sonucu elde edilen delilin kullanılmasına hakkı ihlal edilen kişi izin verirse bu delil mahkemece kullanılabilir (Pekcanıtez/Atalay/Özekes, Medeni Usul Hukuku, 2. Bası, Ankara 2001, s. 390 vd.).

Adı geçen yazarların 6100 sayılı HMK’nun yürürlük döneminde yayımladıkları eserlerinde de; hukuka aykırı yollardan elde edilen deliller, anayasada teminat altına alınmış olan temel hakların ya da özel yaşam alanının veya kişilik haklarının ihlal edilmesi suretiyle elde edilmiş ise, mahkemede delil olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirtmektedirler.

Öncelikle, bu görüşün Anayasanın 38. maddesinin 6. fıkrası gereği olduğunu ifade etmeliyiz. Çünkü bu fıkrada düzenlenen hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin mahkemede delil olarak değerlendirilemeyeceği hususu sadece ceza usul hukukunda geçerli değildir. Aksine medeni usul hukuku bakımından da aynen geçerli olmalıdır. Bu nedenle hukukumuz bakımından değerlendirme yapılırken Anayasanın 38. maddesinin 6. fıkrası esas alınmalıdır. İkinci olarak, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 189. maddesinin ikinci fıkrasında, hukuka aykırı yollardan elde edilmiş olan delillerin mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında delil olarak dikkate alınamayacağı açıkça belirtilmiş ve böylelikle özel hukuk uyuşmazlıklarında da hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin kullanılması yasaklanmıştır.

Günümüzde her ne pahasına olursa olsun maddi gerçeğe ulaşmak savunulamaz. Aksi halde hukuk devletinde mahkemeler hukuka aykırı yollardan elde edilen delilleri değerlendirerek onlar da hukuka aykırı davranmış olurlar. Hukuka aykırı delili kullanmak hukuka aykırı davranışa katılmak demektir. Hukuka aykırılık, hakkı ihlal edilen kişiye tazminat ödenmesiyle giderilemez. Bu durum bile bile hukuka aykırı yollardan elde edilen delilleri kullanmayı mümkün kılmaz. (Pekcanıtez/Özekes/Atalay, Medeni Usul Hukuku, 13. Bası, Ankara 2012, s. 586, 587).

Ayrıca, hukuka aykırı elde edilen delillerin değerlendirilmesi konusunda 01.10.2011 tarihine kadar Medeni Usul Hukukunda açık bir yasa hükmü olmadığı halde, gerek mülga 1412 sayılı Ceza Yargılamaları Usulü Kanunu (CMUK)’nda gerekse de 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK)’nda açık düzenleme yapılmıştır. Mülga 1412 sayılı CMUK’nun 254/2. maddesinde “koğuşturma makamlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz.” denilmiş; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Delillerin Ortaya Konulması ve Reddi” başlıklı 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendinde “ortaya konulması istenilen delilin, kanuna aykırı olarak elde edilmesi halinde reddolunacağı” düzenlenmiştir.

Burada sözü geçen hukuka aykırılıklardan birisi de özel hayata yapılan haksız müdahaledir. Ancak özel hayatın gizli alanı dediğimiz ve sadece bireyi ilgilendiren alana hiçbir şekilde müdahale edilemez. Hayatın bu gizli alanı ihlal edilerek bir delil elde edilmiş ise, bunu, kim, nasıl ve hangi amaçla elde etmiş olursa olsun söz konusu delil ceza mahkemesinde delil olarak kullanılamaz. Zira hayatın gizli alanı bir delil elde etme yasağı teşkil eder (Bahri Öztürk, Yeni Yargıtay Kararları Işığında Delil Yasakları, Ankara 1995, s. 116 vd.).

Yargısal uygulamada somut olayın özelliğine göre farklı yaklaşımlar olmakla birlikte temelinde bir delilin hukuka aykırı olarak elde edilmesi ile hukuka aykırı olarak yaratılmasının farklı olarak ele alındığı, hukuka aykırı yaratılan delilin hiçbir şekilde kabul edilmemesine karşın, hukuka aykırı olarak elde edilen delil konusunda olayın özelliğine göre farklı değerlendirmelerde bulunulduğu görülmektedir.

Bir delilin mahkemece kabul edilebilmesi için, gerek öğretide yer alan ağırlıklı görüş, gerekse de Hukuk Genel Kurulu kararlarında ortaya konulan ölçüt; o delilin usulsüz olarak yaratılmamış olması ve hukuka aykırı biçimde elde edilmemesidir. Usulsüz olarak elde edilen bir delil somut olayın özelliğine göre değerlendirilebilirse de; usulsüz olarak yaratılan bir delilin hiçbir şekilde delil olarak kabulü olanaklı değildir (Hukuk Genel Kurulu’nun 15.02.2012 gün ve 2011/2-703 esas, 2012/70 karar sayılı ilamı).

Diğer taraftan Özel Daire bozma ilamında belirtilen Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararında; katılanın, sanıklar ile aynı ortamda ve telefonda yaptığı görüşmeleri cep telefonuna kayıt etmek suretiyle elde ettiği kayıtların, 5237 sayılı TCY'nın özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar kapsamında kabulü olanaklı değildir. Zira, katılanın kastı, bir başkasının özel hayatına müdahale olmayıp, kendisine karşı işlendiğini düşündüğü suçla ilgili olarak kaybolma olasılığı bulunan kanıtların kaybolmasını engellemek ve yetkili makamlara sunmak amacına yöneliktir.

Ancak, bunun da kişinin kendisine karşı işlenmekte olan bir suçla ilgili olarak, bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmadığı ve yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı, ani gelişen durumlarla sınırlı olması koşulu ile hukuka uygun olacağının, aksi halde ilgili kişinin yetkili makamlara başvurma olanağı doğduktan sonraki aşamalardaki kayıtlarının ise hukuka aykırı yollarla elde edilmiş olduğunun kabulü gerekmektedir.

Bu itibarla; somut olayda katılanın yetkili makamlara başvurma olanağı olduğu halde, başvurmayarak bizzat kurguladığı senaryo gereği, 5 ay 11 gün gibi bir zaman dilimi içerisinde konuyu sürekli güncel tutup, zaman zamanda tahrik edici davranışları ile elde ettiği görüşme kayıtlarının hukuka uygun kanıt olamayacağının kabulüne karar verilmiştir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 21.06.2011 gün ve2010/5.MD-187 esas, 2011/131 karar sayılı ilamı). Ayrıca, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)'nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.

Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 49. maddesinde de; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır.

TMK’nun 24. ve BK’nun 49. maddesinde belirlenen kişisel çıkarlar, kişilik haklarıdır. Kişilik hakları ise, kişisel varlıkların korunmasıyla ilgilidir. Kişisel varlıklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.

Görüldüğü üzere, BK'nun 49. maddesi gereğince kişisel hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.

Burada kural olarak; doğrudan doğruya zarar görme koşulu söz konusudur. Ancak, kişilik değerlerinin kapsam ve çerçevesi; hayatın olağan akışına, yerleşik değer yargılarına ve yaşam deneyimine bağlı olarak belirlenmelidir. BK'nun 49. maddesi genel bir düzenleme olup, öngördüğü koşullar gerçekleştiğinde, ruhsal uyum dengesi sarsılanın, kişilik değerlerine saldırı nedeniyle manevi tazminat isteyebilmesi olanağı vardır.

Somut olaya gelince, uyuşmazlık; davalılardan Berrin’in davacı ile aralarındaki iş bu davadan önce görülmekte olan hukuk davasında delil elde etmek üzere, diğer davalıları hasta gibi davacı doktorun muayehanesine yönlendirerek, muayene sırasında aralarında yaptıkları görüşmeleri gizlice kaydettirip dosyaya sunması karşısında yapılan bu eylemin hukuka aykırı olup olmadığı, diğer bir deyişle davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığı noktasında toplanmaktadır.

Yukarıda ifade edildiği üzere, bir delilin usulsüz olarak elde edilmesi ayrı, usulsüz olarak yaratılması ayrı bir olaydır. Usulsüz olarak elde edilen bir delil somut olayın özelliğine göre değerlendirilebilirse de; usulsüz olarak yaratılan bir delilin hiçbir şekilde delil olarak kabulü olanaklı değildir. Davacının konuşmalarının kendisinden habersiz olarak davalı Berrin’in yönlendirmesi ile diğer davalılarca kaydedildiği ve kayıt yapan davalıların davacıyı konuşmaya ve kendisini yönlendirmeye çalıştıkları bilirkişi tarafından dökümü yapılan ses kayıtlarından da anlaşılmaktadır. Bu nedenle, bu delilin hukuka aykırı olarak elde edildiği dosya kapsamı ile sabittir. Her ne kadar davalılar hakkında ceza mahkemesince “kişiler arasında aleni olmayan konuşmaları kaydetme” suçundan 5237 sayılı TCK’nun 133/2. maddesi uyarınca ayrı ayrı neticeten 500,00.-TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş ise de, ceza mahkemesi kararının hukuk hâkimini bağlayabilmesi için BK’nun 53. maddesi uyarınca ceza mahkemesi kararının maddi olgu yönüyle kesinleşmiş olması gerekir.


Eğer bu yönden kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı bulunmuyorsa, hukuk hâkimini bağlayacak bir ceza mahkemesi kararından da söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle somut olayda ortada ceza hukuku anlamında kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü bulunmadığından BK’nun 53. maddesi uyarınca hukuk hâkimini bağlamayacaktır. Zira karar tarihi itibariyle sanıkların hükmün açıklanmasını talep etme ve sonuçta verilen kararı temyiz kanun yoluna getirme hakları bulunmamaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 01.02.2012 gün ve 2011/19-639 esas, 2012/30 karar sayılı ilamı). “Kurulan hükmün sanık hakkında hukuksal bir sonuç doğurmamasını” ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, davayı sonuçlandıran ve uyuşmazlığı çözen bir “hüküm” değildir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.05.2011 gün ve 2011/4-61 E., 2011/79 K.; 06.10.2009 gün ve 2009/4-169 E., 2009/223 K. sayılı ilamları). Bu nedenlerle BK 53. maddesi kapsamında hukuk hâkimini bağlayıcı bir ceza mahkumiyeti bulunmamakta ise de, hukuk yargılamasında ceza mahkemesince tespit edilen maddi vakıaları değerlendirilmesi mümkündür. Özel Daire bozma gerekçesine konu teşkil eden Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun anılan içtihadının somut olaya uygulanma imkanı da bulunmamaktadır. Çünkü dava konusu olayda ani gelişen bir durum söz konusu olmadığı gibi, aksine davacı ile davalılardan Berrin arasında uzun süredir devam etmekte olan uyuşmazlıklar ve davalar bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Bunun dışında bir daha kanıt elde edememe durumu da yoktur. Çünkü davacının muayenehanesine giden davalıların tanık olarak gösterilmeleri ve dinlenmelerine engel bir durum bulunmamaktadır. Bu nedenle davalıların eylemlerinin davacının kişilik haklarına haksız bir saldırı oluşturduğu kabul edilmelidir.

Görüşmeler sırasında bir kısım üyeler davalıların eylemlerinin davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı, bu nedenle davalıların tazminat ile sorumlu tutulmalarının yerinde olmadığını belirterek Yerel Mahkeme direnme kararının bozulması yönünde görüş beyan etmiş iseler de, bu görüş yukarıda belirtilen nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

Açıklanan nedenlerle; davalıların eylemlerinin davacının kişilik haklarına yönelik saldırı oluşturduğunu kabul eden direnme kararı yerindedir.

Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, DİRENME UYGUN OLUP; davalılar vekilinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİ’NE GÖNDERİLMESİNE, 26.11.2014 gününde oyçokluğuyla karar verildi.


 
  • Karşılıklı sadakatsizlik

  • Aldatma

  • Eşit kusurluluk

  • Bağımsız konut temin etmeme

  • Aile müdahalesine sessiz kalma

  • Erkeğin başka bir kadınla otel kaydının bulunması

  • Kadının başka bir erkekle sadakatsiz bir şekilde mesajlaşması


Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2019/5168 E. , 2019/12568 K. sayılı kararı


"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ: İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi

DAVA TÜRÜ: Karşılıklı Boşanma


Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-davalı erkek tarafından kusur belirlemesi ile aleyhine hükmedilen tazminatlar yönünden; davalı-davacı kadın tarafından ise kusur belirlemesi ve tazminat miktarları yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:


1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalı-davacı kadının tüm temyiz itirazları yersizdir.


2- Davacı-davalı erkeğin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;


a)Davacı-davalı erkek tarafından açılan evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı boşanma davası ile davalı-davacı kadının açtığı birleşen boşanma davasının yapılan yargılaması sonunda, ilk derece mahkemesince her iki davanın kabulüne ve tarafların boşanmalarına karar verilmiş; karşılıklı tazminat talepleri reddedilerek kadın yararına tedbir/yoksulluk nafakasına hükmedilmiştir.


İlk derece mahkemesi kararına karşı davacı-davalı erkek tarafından kadının kabul edilen davası ve kusur belirlemesi; davalı-davacı kadın tarafından erkeğin kabul edilen davası, kusur belirlemesi ve reddedilen tazminat talepleri yönünden istinaf kanun yoluna başvurulmuş ve bölge adliye mahkemesince kadının kusur belirlemesine ve reddedilen tazminat taleplerine yönelik istinaf talepleri kabul edilerek; erkeğin ağır, kadının hafif kusurlu olduğundan bahisle; kadın yararına tazminatlara hükmedilmiştir.


İlk derece mahkemesi, sadakatsiz olan erkekle sadakatsiz olan kadının eşit kusurlu olduğuna hükmetmiş; bölge adliye mahkemesince kadının kusur belirlemesine yönelik istinaf talebi kabul edilerek; sadakatsiz olan, manevi yönden bağımsız konut temin etmeyen ve aile müdahalesine sessiz kalan erkeğin sadakatsiz olan kadına nazaran ağır kusurlu olduğuna hükmedilmiştir.


Dosya kapsamındaki delillerden ve tanık ifadelerinden taraflar arasındaki fiili ayrılığa neden olan olayın davalı-davacı kadının telefonundan başka bir erkeğe gönderilen ve kadının sadakatsizliğini gösteren mesaj olduğu sabittir.


Davacı-davalı erkeğin de kadının birleşen boşanma davası öncesinde başka bir kadınla otel kaydı bulunmaktadır. Tanıklardan davalı-davacı kadının annesi, tarafların bir yıl nişanlı kaldığını, kızının yaşayacağı ortamı gördüğünü ve aile apartmanında yaşayacağını bilerek evlendiğini beyan etmiştir.


Taraflar arasındaki fiili ayrılığına neden olan olay kadının telefonundan başka bir erkeğe gönderilen mesaj olup, kadının annesinin ifadesi ile birlikte değerlendirildiğinde, davacı-davalı erkeğe bölge adliye mahkemesince "Manevi olarak bağımsız konut temin etmediği ve aile müdahalesine sesiz kaldığı" kusurlarının eklenmesi yerinde olmamıştır.


Bu sebeple tarafların gerçekleşen diğer kusurlu davranışlarına göre boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda eşit kusurlu olduklarının kabulü gerekir. Yanılgılı değerlendirme sonucu erkeğin ağır kusurlu olarak kabulü doğru olmamıştır.


b) Yukarıda 2/a bendinde açıklandığı üzere, tarafların boşanmaya sebebiyet veren olaylarda eşit derecede kusurlu oldukları anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu maddi ve manevi tazminata hükmedilebilmesi için tazminat yükümlüsünün kusurlu, tazminat talep eden eşin ise kusursuz veya diğerine göre daha az kusurlu olması gerekir (TMK m. 174). Bölge adliye mahkemesince davacı-davalı erkeğin, davalı-davacı kadına nazaran ağır kusurlu olduğunun kabulü ve bu hatalı kusur belirlemesine göre kadın yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi isabetsiz olmuş ve bozmayı gerektirmiştir.


SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, temyize konu diğer bölümlerin ise 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın Neşe'ye yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna ve 218.50 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatıran Murat'a geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi.

 


ankara boşanma avukatı

Desert in Dark

Büromuzda ücretsiz ve randevusuz görüşme yapılmamaktadır. Lütfen öncelikle arayıp randevu alınız.