Elatmanın Önlenmesi Davası(Müdahalenin Men'i) 2026
- Avukat Baran DELİL
- 20 Mar
- 50 dakikada okunur
Delil Hukuk Bürosu
Makale İçeriği:
El Atmanın Önlenmesi(Müdahalenin Men'i) Davası Nedir?
Mülkiyet hakkı, tarihsel olarak bireyin en temel güvencelerinden biri sayılmış; bu hakkın korunması için hukuk düzenleri çeşitli dava yolları geliştirmiştir. Türk hukukunda bu yolların en işlevsel ve en yaygın kullanılanı, el atmanın önlenmesi davasıdır. Taşınmaz işgalinden apartman ortak alanlarının gasp edilmesine, komşunun arazisine yapı taşırılmasından idarenin kamulaştırmaksızın özel mülke el koymasına kadar son derece geniş bir uygulama alanına sahip olan el atmanın önlenmesi davaları, mülkiyet hakkını fiilen, etkin ve doğrudan koruma altına alan temel bir hukuki araç niteliği taşımaktadır. Aşağıda bu davanın hukuki tanımı, yasal dayanağı, terminolojisi ve yakın akrabası olan istihkak davasından farkı ele alınmaktadır.
a) Hukuki Tanımı ve Önemi
El atmanın önlenmesi davası; mülkiyet, intifa, sükna ya da kira gibi bir ayni veya şahsi hakka sahip olan kişinin, bu haktan kaynaklanan yetkilerini hukuka aykırı biçimde engelleyen, kısıtlayan ya da güçleştiren kişilere karşı açtığı, söz konusu müdahalenin sona erdirilmesini talep ettiği bir eda davasıdır. Davanın temel amacı, hak sahibinin müdahale gerçekleşmeden önceki hukuki konumunu yeniden tesis etmektir; bu nedenle dava, ileriye dönük bir koruma işlevi üstlenir.
Mülkiyet hakkı, bir kimseye eşya üzerinde en geniş tasarruf yetkilerini bahşeden ayni bir hak olup herkese karşı ileri sürülebilir. Bu mutlak niteliği gereği mülkiyet hakkı, yalnızca sözleşmeden doğan ilişkilerin taraflarına değil, mülkiyet sahibinin hiçbir hukuki bağı bulunmadığı üçüncü kişilere de karşı korunmalıdır. El atmanın önlenmesi davası, mülkiyet hakkına bu evrensel ve sürekli korumayı sağlayan en temel hukuki araçlardan birini oluşturmaktadır. Türk hukuk pratiğinde mülkiyet uyuşmazlıklarının en sık yaşandığı alanlardan biri olan taşınmaz hukukunda bu davanın önemi, günümüzde de korunmaktadır.
Vurgulamak gerekir ki bu dava salt müdahalenin önlenmesini amaçlar; el atma nedeniyle oluşan zararların tazminini tek başına kapsamamaktadır. Bir zarar doğmuşsa bunun giderilmesi için ayrıca ecrimisil(haksız işgal tazminatı) ya da tazminat talebi gündeme gelir.
b) Yasal Dayanağı
El atmanın önlenmesi davasının yasal dayanağı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun "Mülkiyet hakkının içeriği" başlıklı 683. maddesinin ikinci fıkrasıdır. Söz konusu madde şu hükmü içermektedir:
Türk Medeni Kanunumuzun 683. Maddesine Göre: "Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir."
Maddenin birinci fıkrası mülkiyet hakkının içeriğini ve sınırlarını belirlerken ikinci fıkrası bu hakka yönelik ihlallerde başvurulabilecek iki temel koruma yolunu düzenlemektedir: istihkak davası ve el atmanın önlenmesi davası. Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesi bu iki davayı bir arada düzenlemekle, mülkiyet hakkının korunmasını sistematik bir bütünlük içinde ortaya koymuştur.
Maddenin eşya hukuku içindeki konumu da son derece önemlidir. TMK, söz konusu hükmü "Eşya Hukuku" başlıklı dördüncü kitabın "Mülkiyet" bölümünün "Genel Hükümler" kısmına yerleştirmiştir. Bu yerleşim, hükmün hem taşınır hem de taşınmaz mülkiyeti bakımından geçerli genel bir koruma ilkesi niteliği taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim Yargıtay içtihadı da el atmanın önlenmesi davasının taşınır mallara yönelik haksız müdahalelere karşı da açılabileceğini sürekli olarak teyit etmektedir.
Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesinin yanı sıra ilgili diğer hükümler de bu davanın uygulama alanını genişletmektedir. Sınırlı ayni hak sahiplerine tanınan dava yetkisi, Türk Medeni Kanunu'nun 865. maddesi(intifa hakkının korunması) ve ilgili irtifak hakkı hükümleriyle de desteklenmektedir. TMK 865, alacaklıya taşınmazın mülkiyetine sahipmiş gibi bir "negatif müdahale hakkı" (bir şeyin yapılmasını engelleme hakkı) verir. Bu yönüyle 865. madde, rehinli alacaklı için "el atmanın önlenmesi" davasının özel bir kanuni dayanağı olarak görülebilir.
Yargılama usulü açısından ise 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun genel hükümleri uygulanmaktadır.
c) Diğer Adları: Müdahalenin Men'i, Tecavüzün Men'i, Kal Davası
Günlük hukuk pratiğinde ve yargı kararlarında bu dava için birden fazla ad kullanılmaktadır. Bunların başında müdahalenin men'i davası gelir; bu ifade Osmanlı hukuk geleneğinden devreden bir terminoloji olup günümüzde de avukatlar, hakimler ve akademisyenler arasında yaygın biçimde tercih edilmektedir. El atmanın önlenmesi davası ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ile benimsenen resmi terminoloji olup bugün kanun metninde yer alan doğru ifadedir. Tecavüzün men'i davası da özellikle komşuluk hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarda ve eski yargı kararlarında sıkça rastlanan bir diğer adlandırmadır.
Uygulamada önemli bir kavramsal karışıklık yaratan husus ise kal davasının(sökme-yıkım davası) el atmanın önlenmesi davasıyla özdeşleştirilmesidir. Oysa kal, bağımsız bir dava türü olmaktan çok, el atmanın önlenmesi davasında talep edilebilecek ayrı bir istemdir. Türk Medeni Kanunu'nun 722. maddesi kapsamında başkasına ait arazi üzerinde izinsiz inşa edilen yapıların sökülmesi ya da kaldırılması için yöneltilen talebe kal denmekte; bu talep, el atmanın önlenmesi davasına ek olarak aynı dilekçede ileri sürülebilmektedir. Dolayısıyla kal davası, el atmanın önlenmesi davasının bir alt biçimi değil, ona eklenebilen bağımsız bir hukuki taleptir.
d) El Atmanın Önlenmesi ile İstihkak Davası Arasındaki Fark
Türk Medeni Kanunumuzun 683. maddesi, aynı maddede hem el atmanın önlenmesi davasına hem de istihkak davasına yer verdiğinden bu iki dava yolu çoğu zaman birbirine karıştırılmaktadır. Ne var ki aralarındaki fark, hem talep içeriği hem de dava şartları bakımından belirgin ve uygulamada belirleyici öneme sahiptir.
İstihkak davası, malın kime ait olduğu konusunda bir uyuşmazlık bulunduğunda açılır. Zilyetsiz kalan malikin, malik olmaksızın malı elinde bulunduran kişiye karşı yönelttiği bu dava, mülkiyet hakkının tescili ya da malın iadesiyle sonuçlanmayı hedefler. Başka bir anlatımla istihkak davası, öncelikle mülkiyetin kime ait olduğunu belirlemeyi ve ardından malın gerçek malike teslimini sağlamayı amaçlar.
El atmanın önlenmesi davası ise mülkiyetin kim adına kayıtlı olduğunda bir tartışma bulunmadığı durumlarda gündeme gelir. Malik bellidir; ancak bu malik, malını serbestçe kullanamamakta, yararlanamamakta ya da tasarruf hakkı kısıtlanmaktadır. Bu davada amaç malın mülkiyetini yeniden tescil ettirmek değil, devam eden haksız müdahaleyi sona erdirmektir.
Pratik sonucu şu şekilde özetlenebilir: Malın tapuda kime kayıtlı olduğu tartışmalıysa istihkak davası açılmalıdır. Tapu kaydında malik net biçimde görünmesine rağmen üçüncü bir kişi ya da ortak bu mülkü kullanıyor veya işgal ediyorsa o zaman el atmanın önlenmesi davası yolu seçilmelidir. Ayrıca önemli bir ayrım olarak, istihkak davası yalnızca malik ya da mülkiyet iddiasında bulunan kişi tarafından açılabilirken el atmanın önlenmesi davası; intifa hakkı sahibi, kiracı gibi şahsi hak sahipleri dahil geniş bir davacı çevresi tarafından açılabilir. Bu da el atmanın önlenmesi davasını uygulamada çok daha yaygın ve işlevsel kılan temel özelliklerin başında gelmektedir.
El Atmanın Önlenmesi Davasının Şartları
El atmanın önlenmesi davasının açılabilmesi için üç temel şartın bir arada gerçekleşmesi zorunludur: davacının ayni ya da şahsi bir hakka sahip olması, bu hakka yönelik haksız bir müdahalenin mevcut olması ya da müdahale tehlikesinin bulunması ve söz konusu müdahalenin haksız nitelik taşıması. Bu şartların yalnızca birinin ya da ikisinin varlığı davayı açmak için yetmez; üçünün birlikte gerçekleşmesi aranır. Mahkemeler somut uyuşmazlıkları bu üç kriter çerçevesinde bağımsız olarak değerlendirmekte; şartlardan birinin yokluğu, davanın usulden ya da esastan reddedilmesi sonucunu doğurmaktadır.
a) Ayni veya Şahsi Hak Sahipliği
El atmanın önlenmesi davasını açabilmek için davacının dava konusu taşınır ya da taşınmaz üzerinde hukuken tanınmış ve geçerli bir hakkı bulunmalıdır. Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesinin ikinci fıkrasında davacı olarak malik zikredilmiş olsa da bu düzenleme sınırlı yorumlanmamalıdır. Yerleşik Yargıtay içtihadı ve öğreti, davayı açabilecek kişilerin yalnızca mülkiyet hakkı sahipleriyle sınırlı olmadığını, sınırlı ayni hak sahipleri ile belirli şahsi hak sahiplerinin de bu davayı açabileceğini tutarlı biçimde kabul etmektedir.
a.1) Mülkiyet Hakkı Sahipleri
Taşınmaz mallar bakımından mülkiyet, tapu siciline tescil ile kazanıldığından tapuda malik olarak kayıtlı kişi bu davayı açmaya ehildir. Tapu kaydında malik olarak görünmeyen bir kişinin, taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkına dayanarak bu davayı açabilmesi mümkün değildir; zira tapu sicili güçlü bir karine niteliği taşımakta ve bu karinenin aksi ispatlanmadıkça mülkiyetin kime ait olduğu tapu sicilindeki kayda göre belirlenmektedir. Taşınır mallar bakımından ise zilyetlik mülkiyet karinesi oluşturduğundan, davacının öncelikle söz konusu taşınır üzerinde malik olduğunu kanıtlaması gerekir. Mülkiyet hakkı sahibi olan gerçek kişilerin yanı sıra tüzel kişiler, ticaret şirketleri ve kamu tüzel kişileri de kendi adlarına kayıtlı taşınmazlar yönünden bu davayı açabilir. Devlet Hazinesi ise devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlere yapılan müdahalelere karşı el atmanın önlenmesi davası açma yetkisine sahiptir.
a.2) Sınırlı Ayni Hak Sahipleri(İntifa, Sükna, İrtifak)
Mülkiyet hakkı dışındaki ayni haklar, yani sınırlı ayni haklar, bunları elinde bulunduranların da el atmanın önlenmesi davası açmasına imkan tanır. Bu kapsamda intifa hakkı sahibi, kiraladığı ya da kullandığı mülk üzerinde bu hakkını engelleyen üçüncü kişilere karşı dava açabilir. Benzer biçimde sükna(oturma) hakkı sahibi, üst hakkı sahibi ve geçit, kaynak, mecra gibi irtifak haklarından yararlanan kişiler de haklarının ihlali durumunda bu yola başvurabilir. Burada belirleyici olan, sınırlı ayni hakkın tapu siciline tescil edilmiş ya da hukuken kurulmuş olmasıdır.
a.3) Şahsi Hak Sahipleri: Kiracılar Dava Açabilir mi?
El atmanın önlenmesi davasını yalnızca ayni hak sahiplerinin değil, belirli şahsi hak sahiplerinin de açabileceği hem öğretide hem de Yargıtay içtihadında kabul görmüş bir ilkedir. Kira sözleşmesine dayanan kiracı, kiraladığı taşınmaz üçüncü bir kişi tarafından haksız biçimde işgal edildiğinde ya da kira hakkının kullanımı engellediğinde, bu kişiye karşı el atmanın önlenmesi davası açabilir. Ancak bu hakkın kullanılabilmesi için kiracının şahsi hakkını, yani geçerli bir kira sözleşmesinin varlığını mahkemede ispat etmesi zorunludur. Hukuki ilişkiye dayanan şahsi hak ispat edilemezse dava reddedilir. Şu noktanın altını çizmek gerekir: davalının kiracı olduğunu ileri sürmesi ve bunu ispatlaması halinde müdahalenin haksız sayılması imkansız hale geleceğinden dava kabul edilemez; Yargıtay bu ilkeyi pek çok kararında tutarlı biçimde uygulamıştır.
b) Haksız Bir Müdahalenin Varlığı veya Tehlikesi
İkinci şart, davacının ayni ya da şahsi hakkını kullanmasını engelleyen, kısıtlayan ya da güçleştiren bir müdahalenin mevcut olması ya da böyle bir müdahalenin gerçekleşme tehlikesinin bulunmasıdır. El atmanın önlenmesi davası bu şartı, mevcut müdahalelere olduğu kadar henüz gerçekleşmemiş ancak somut tehlike olarak ortaya çıkan müdahalelere karşı da açılmasına elverecek şekilde geniş biçimde yorumlamıştır.
b.1) Doğrudan ve Dolaylı El Atma Örnekleri
Haksız müdahale, doğrudan bir fiziksel eylemle gerçekleşebileceği gibi dolaylı yollarla da ortaya çıkabilir. Doğrudan el atmaya örnek olarak başkasının arazisine yetkisiz yapı inşa edilmesi, taşınmazın fiziksel olarak işgal edilmesi, tarlanın izinsiz ekip biçilmesi ya da taşınmaza çöp, moloz vb. dökülerek fiili kullanıma el konulması sayılabilir. Dolaylı el atma ise daha karmaşık bir görünüm sergilemekte; komşu parselden gelen süregelen duman, koku ya da gürültü emisyonu, manzaranın hukuka aykırı biçimde kapatılması ya da su akışının değiştirilerek komşu arazinin zarar görmesi bu kategoriye girmektedir.
b.2) Müdahalenin Devam Ediyor Olması Zorunluluğu
El atmanın önlenmesi davası, niteliği gereği yalnızca devam eden müdahalelere karşı açılabilir. Dava açıldığı sırada müdahalenin fiilen sürmesi ya da en azından tekrar etme tehlikesinin somut olarak var olması gerekir. Hak sahibi, müdahaleden haberdar olmasına karşın uzun süre sessiz kalmış olsa dahi bu durum dava hakkını ortadan kaldırmaz; belirleyici olan, dava tarihinde müdahalenin hala devam etmesidir. Müdahalenin dava öncesinde sona erdiği anlaşılırsa, el atmanın önlenmesi talebi hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmolunur. Nitekim Yargıtay, bir kararında arazideki geçici barakaların dava açılmadan önce kaldırılmış olması nedeniyle müdahalenin sona erdiğini saptamış ve el atmanın önlenmesi talebini bu gerekçeyle reddetmiştir.
b.3) Sona Ermiş Müdahalelerde Ne Yapılmalı?
Dava tarihinden önce sona ermiş bir müdahale el atmanın önlenmesi davasına konu edilemez. Bununla birlikte müdahalenin sona ermesi, hak sahibini tamamen çaresiz bırakmaz. Müdahale süresince bir zarar doğmuşsa bu zararın giderilmesi, haksız fiil hükümlerine(Türk Borçlar Kanunu) ya da taraflar arasında bir sözleşme mevcutsa bu sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerine dayanılarak talep edilebilir. Uygulamada en çok başvurulan yol ise ecrimisil davası açılmasıdır; zira ecrimisil, müdahalenin sona ermesinden bağımsız olarak, haksız işgal süresince oluşan yoksun kalma zararını karşılamayı hedefler.
c) El Atmanın Haksız Olması(Haklı Bir Nedene Dayanmama)
Bir müdahalenin bu davaya konu olabilmesi için haksız nitelik taşıması, yani herhangi bir hukuki dayanaktan yoksun olması gerekir. Müdahalenin bir kanun hükmüne ya da geçerli bir sözleşmeye dayanması halinde müdahale haksız sayılmaz ve bu dava açılamaz. Süresi bitmesine rağmen usulüne uygun feshedilmemiş bir kira sözleşmesine dayanarak taşınmazda oturmaya devam eden kişinin durumu, hukuki bir ilişkiye dayandığı ölçüde haksız el atma kapsamında değerlendirilemez; bu durumda izlenmesi gereken yol kira sözleşmesine ilişkin tahliye prosedürleridir. Buna karşılık hiçbir hakka dayanmaksızın bir taşınmazı işgal eden ya da kullanan kişi haksız müdahalede bulunmaktadır ve bu dava açılabilir.
c.1) Davalının Kusurlu Olması Şart Değildir
El atmanın önlenmesi davası, kusur sorumluluğuna değil salt mülkiyet hakkının korunmasına dayanan bir davadır. Dolayısıyla davalının müdahaleyi bilerek ya da kötü niyetle gerçekleştirmiş olması aranmaz. Komşu parselin sınırını yanlışlıkla aşarak yapı inşa eden ya da haritadaki hatadan kaynaklanan bir yanılgıyla başkasının arazisini kullanan kişi bile iyi niyetli olsa dahi müdahalenin önlenmesi davasıyla karşılaşabilir. Yargıtay bu ilkeyi istikrarlı biçimde uygulamakta; davanın kabulü için müdahalenin haksız olmasının yeterli olduğunu, kusurun dava şartı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Kusur yalnızca tazminat ya da ecrimisil taleplerinde belirleyici bir işlev üstlenmekte; el atmanın önlenmesi talebinin kendisi için ise herhangi bir önemi bulunmamaktadır.
c.2) Haksızlığı Kimin İspat Etmesi Gerekir?
Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesi ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 190. maddesinin birinci fıkrası çerçevesinde ispat yükü, kural olarak iddiasını ileri süren tarafa aittir. El atmanın önlenmesi davasında bu kural şöyle işler: davacı, öncelikle ilgili mal üzerinde geçerli bir ayni ya da şahsi hakkının bulunduğunu kanıtlamakla yükümlüdür. Taşınmazlar bakımından tapu kaydı, sınırlı ayni haklar bakımından tapu sicilindeki tescil ya da kurucu sözleşme; şahsi hak sahipliği bakımından ise kira sözleşmesi gibi belgeler bu amaçla kullanılabilir. Davacı ayrıca müdahalenin haksız olduğunu da ispat etmek durumundadır. Davalı ise iki seçenekten birine yönelebilir: ya müdahaleyi hiç gerçekleştirmediğini, ya da müdahaleye dayandığı geçerli bir hakkın varlığını ispat eder. Davalının müdahaleyi kabul etmesi halinde müdahalenin haksız olmadığını, yani hukuki bir dayanağa sahip olduğunu kendisi kanıtlamalıdır. Bu ispat başarılı olursa müdahale haksız sayılmaz ve davanın reddi gerekir.
Davacı: Kimler El Atmanın Önlenmesi Davası Açabilir?
El atmanın önlenmesi davasının davacı tarafını belirlemek, davanın doğru kurulabilmesi açısından son derece önemlidir. Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesinde davacı olarak açıkça malik gösterilmiş olsa da uygulama ve Yargıtay içtihadı bu çevreyi belirgin biçimde genişletmiştir. Bugün itibarıyla tapu malikleri, sınırlı ayni hak sahipleri, kira gibi şahsi hak sahipleri ve belirli koşullar altında zilyetler bu davayı açabilmektedir.
a) Tapu Malikinin Dava Hakkı
Taşınmaz mallar bakımından el atmanın önlenmesi davasının birincil davacısı, tapu sicilinde malik olarak kayıtlı kişidir. Mülkiyet hakkının taşınmazlarda tescille kazanıldığı gözetildiğinde, tapuda adına kayıt bulunmayan kişinin mülkiyete dayanarak bu davayı açabilmesi mümkün değildir. Tapuda malik olarak görünen kişi, taşınmazı fiilen elinde bulunduramamış olsa dahi bu dava hakkını yitirmez; zira mülkiyet hakkı ayni ve mutlak bir hak olarak her koşulda malike aittir.
Malikin ölümü halinde mirasçılar, miras bırakanın mülkiyet hakkını devraldıklarından bu davayı açabilir. Ancak bunun için veraset ilamını mahkemeye sunmaları gerekir. Malik gerçek kişi olabileceği gibi tüzel kişi de olabilir; ticaret şirketleri, dernekler, vakıflar ve kamu tüzel kişileri de kendi adlarına tescilli taşınmazlar yönünden bu yola başvurabilir.
b) Paylı Mülkiyette El Atmanın Önlenmesi
Paylı mülkiyet, bir taşınmaz üzerinde birden fazla kişinin belirli oransal paylarla birlikte malik olduğu mülkiyet biçimidir. Bu yapıda her paydaş, taşınmazın tamamı üzerinde payı oranında hak sahibidir. Üçüncü bir kişinin paylı mülkiyete konu taşınmaza haksız müdahalede bulunması durumunda paydaşlardan her biri, diğerlerinin onayını almaksızın tek başına el atmanın önlenmesi davası açabilir. Bu halde verilen karar yalnızca davacı paydaşın payını değil, malın tamamını kapsar.
Paydaşların birbirlerine karşı da bu davayı açabilmesi mümkündür. Kendi payını kullanamayan paydaş, kullanımını engelleyen diğer paydaş ya da paydaşlara karşı el atmanın önlenmesini talep edebilir. Ancak bu noktada Yargıtay, paydaşlar arasında öncelikle taşınmazın kullanımına ya da taksimle ilgili bir harici anlaşmanın bulunup bulunmadığının araştırılması gerektiğini istikrarlı biçimde kabul etmektedir. Paydaşlar arasında herhangi bir kullanım düzenlemesi yoksa ve payından az yer kullanan bir paydaşın sorunu söz konusuysa, Yargıtay el atmanın önlenmesi davası yerine ortaklığın giderilmesi davasının açılmasının daha uygun olduğunu belirtmektedir.
c) Elbirliği Mülkiyetinde(Miras Ortaklığı) El Atmanın Önlenmesi
Elbirliği mülkiyeti, ortakların taşınmaz üzerinde belirlenmiş paylar yerine bölünmez bir bütün halinde hak sahibi oldukları mülkiyet türüdür. Miras yoluyla oluşan elbirliği mülkiyeti bu durumun en yaygın örneğini oluşturmaktadır. Genel kural olarak elbirliği mülkiyetinde kural olarak tasarruf işlemleri tüm ortakların birlikte hareketiyle gerçekleştirilebilir; ancak el atmanın önlenmesi davası bu genel kuralın önemli bir istisnasını teşkil etmektedir.
Yargısal uygulamalarda, bu davanın terekedeki hakların korunmasına ilişkin olduğu ve bu nedenle mirasçılardan herhangi birinin ya da birkaçının diğerlerinin rızasını almaksızın tek başına dava açabileceği tutarlı biçimde kabul edilmektedir. Böylece miras ortaklığında, uzaktaki mirasçılardan vekalet ya da onay alınması gerekliliği olmaksızın herhangi bir mirasçı bu davayı açabilir. Dava sonucunda verilen karar, tüm ortakları kapsar nitelikte olup yalnızca davacı mirasçının payıyla sınırlı kalmaz.
d) Zilyet Tarafından Açılan El Atmanın Önlenmesi Davası
Zilyet, taşınır ya da taşınmaz bir mal üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kişidir. Zilyetlik başlı başına bir hak olmayıp hukuken korunan fiili bir durumdur. Bu nedenle yalnızca zilyetliğe dayanan bir el atmanın önlenmesi davası, mülkiyete dayanan davadan farklı bir hukuki zemine oturur ve bu farklılık dava koşulları, görevli mahkeme ve süreler bakımından belirgin sonuçlar doğurur.
Türk Medeni Kanunumuzun 982. ve devamındaki maddeleri kapsamında zilyet, zilyetliğini haksız biçimde bozan ya da tehdit eden kişilere karşı dava açabilir. Ancak bu dava, mülkiyete dayanan el atmanın önlenmesi davasından yapısal olarak ayrılır. Yalnızca zilyetliğe dayanan davada hak düşürücü süreler uygulanmakta; özellikle Türk Medeni Kanunumuzun 984. maddesine göre dava hakkı, zilyedin fiili ve faili öğrenmesinden başlayarak iki ay ve her halükarda fiilin üzerinden bir yıl geçmekle düşmektedir. Öte yandan taşınırlar bakımından bu dava oldukça sınırlı bir pratik uygulama alanı bulmakta; taşınmazlar söz konusu olduğunda ise zilyet konumundaki kişilerin çoğunlukla arkasında bir mülkiyet ya da şahsi hak bulunduğundan davaların bu haklara dayanılarak açılması tercih edilmektedir.
Davalı: Kimler Aleyhine Dava Açılabilir?
El atmanın önlenmesi davasında davalı taraf, davacının ayni ya da şahsi hakkını kullanmasını haksız biçimde engelleyen, kısıtlayan veya müdahale eden her kişi olabilir. Mülkiyet hakkı mutlak ve herkese karşı ileri sürülebilir bir hak niteliği taşıdığından, bu davanın davalısı yalnızca belirli bir kişi grubuyla sınırlı tutulamamaktadır. Davalının gerçek kişi ya da tüzel kişi olması, kötü niyetli ya da iyi niyetli hareket etmiş olması, müdahaleye bizzat katılıp katılmaması davalı sıfatını etkilemez; müdahalenin haksız nitelikte olması belirleyici koşuldur.
a) Üçüncü Kişiler(Haksız İşgalciler)
Taşınmazla herhangi bir hukuki bağı bulunmaksızın onu işgal eden ya da kullanımını fiilen engelleyen kişiler, bu davanın en yaygın davalı grubunu oluşturmaktadır. Satışı tamamlanan bir taşınmazı tahliye etmeyen eski malik, bedelsiz kullandığı bir taşınmazı terk etmeyen kişi ya da sözleşmesiz biçimde komşu araziye giren üçüncü kişiler bu kategoriye girer. Davalı, müdahaleyi bizzat gerçekleştiren kişi olabileceği gibi müdahalenin sürmesine fiilen zemin hazırlayan ya da devam etmesini kolaylaştıran kişi de olabilir. Önemle belirtmek gerekir ki davalının müdahale anında bulunması zorunlu değildir; müdahalenin sonuçlarından sorumlu olan herkes davalı olarak gösterilebilir.
b) Paydaş veya Mirasçı Aleyhine Dava
El atmanın önlenmesi davasının yabancı işgalcilerle sınırlı olmadığı, paydaş ya da mirasçı aleyhine de açılabileceği Türk hukukunda yerleşik bir ilkedir. Paylı mülkiyete konu bir taşınmazda kendi payını aşarak diğer paydaşların kullanımını engelleyen ortak, el atmanın önlenmesi davasının muhatabı olabilir. Benzer biçimde miras ortaklığında diğer mirasçıların rızasını almaksızın taşınmazı tek başına kullanan ya da başkasına kiraya vererek gelir elde eden mirasçıya karşı da bu dava açılabilir. Bu davalarda Yargıtay, öncelikle paydaşlar ya da mirasçılar arasında taşınmazın kullanımına dair bir anlaşmanın ya da fiili bir taksim durumunun bulunup bulunmadığının araştırılmasını aramaktadır. Böyle bir anlaşma mevcutsa ve davalı bu anlaşma kapsamında taşınmazı kullanıyorsa müdahalenin haksız sayılması güçleşir.
c) İdare Aleyhine El Atmanın Önlenmesi Davası
El atmanın önlenmesi davası, kural olarak özel hukuk ilişkilerinde gündeme gelse de bu davanın davalısı idareler de olabilmektedir. Anayasa'nın 35. maddesiyle güvence altına alınan mülkiyet hakkı, malikin el atmanın önlenmesi davasını devlet dahil her türlü kişiye karşı açabilmesini mümkün kılmaktadır.
c.1) Kamulaştırmasız El Atma Nedir?
Kamulaştırmasız el atma, idarenin özel mülkiyete konu bir taşınmazı Kamulaştırma Kanunu'nda öngörülen usullere uymaksızın, bedel ödemeksizin fiilen ya da hukuken kullanımına alması durumunu ifade eder. Yargıtay'ın 16.05.1956 tarihli ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, usulüne uygun bir kamulaştırma kararı olmadan ve bedel ödenmeden taşınmazına el konulan malikin, ilgili kamu tüzel kişisi aleyhine el atmanın önlenmesi davası açabileceği ya da taşınmazın değer karşılığını isteyebileceği açıkça karara bağlanmıştır. Bu tarihi karar, kamulaştırmasız el atma davaları için temel içtihat niteliğini bugün de sürdürmektedir.
c.2) Fiili El Atma ile Hukuki El Atma Arasındaki Fark
İdareye karşı açılan el atma davalarında fiili el atma ile hukuki el atma arasındaki ayrım hem uygulama koşulları hem de görevli mahkeme bakımından belirleyici öneme sahiptir.
Fiili el atma, idarenin bir taşınmaza fiziksel olarak el koyması, üzerinde yapı inşa etmesi, yol açması ya da taşınmazı fiilen kamu hizmetine tahsis etmesi biçiminde gerçekleşir. Kamulaştırma prosedürü işletilmeksizin gerçekleştirilen bu tür eylemler, haksız fiil niteliğinde değerlendirilmektedir.
Hukuki el atma ise fiziksel bir müdahale bulunmamasına karşın idarenin imar planı düzenlemeleriyle taşınmazı yeşil alan, yol, park gibi kamusal fonksiyonlara tahsis etmesi ve uzun yıllar bu plana rağmen ne kamulaştırma ne de takas yapmaması sonucunda malikin taşınmazını kullanamaması durumuna verilen addır.
c.3) İdareye Karşı Hangi Mahkemede Dava Açılır?
Kamulaştırmasız el atma davalarında görevli mahkeme, el atmanın fiili mi yoksa hukuki mi olduğuna göre belirlenmektedir.
Fiili el atma halinde, idarenin eylemi haksız fiil niteliği taşıdığından dava adli yargıda, yani taşınmazın bulunduğu yer Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açılmalıdır.
Hukuki el atma halinde ise durum daha katmanlı bir görünüm sergilemiş; önce adli yargıda görülen bu tür davalar, içtihat değişiklikleri ve 26.11.2022 tarihli Kanun değişikliğiyle farklı bir seyir izlemiştir. Kamulaştırma Kanunu'nun Ek 1. maddesine eklenen cümleyle birlikte kamulaştırmasız hukuki el atmadan doğan bedel uyuşmazlıklarında da görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi olarak belirlenmiştir. Ancak imar planının iptali taleplerinde olduğu gibi idari işlemin kendisine yönelik taleplerde idari yargı görevi sürmektedir. Bu nedenle hukuki el atma içerikli davalarda talep içeriğine göre görevli mahkemenin özenle belirlenmesi gerekmekte; hukuki el atma kaynaklı bedel davalarında artık adli yargının, idari işlemin iptali gibi taleplerde ise idari yargının görevli olduğu kuralı esas alınmalıdır.
Sık Karşılaşılan El Atma Türleri ve Örnek Olaylar
El atmanın önlenmesi davası, uygulamada son derece çeşitli somut durumlara karşılık gelmektedir. Tarımsal araziden kentsel imar alanına, apartman ortak alanından su yoluna kadar uzanan bu geniş yelpaze, davanın ne denli işlevsel ve kapsayıcı bir hukuki araç olduğunu gözler önüne sermektedir. Aşağıda Türk mahkemelerinde en sık karşılaşılan el atma türleri, Yargıtay içtihadından somut örneklerle ele alınmaktadır.
a) Komşunun Arazisine Haksız Yapı İnşa Etmesi(Taşkın Yapı)
Taşkın yapı, bir kişinin kendi arazisinde inşaat yaparken komşu parselin sınırını aşmasıyla oluşan ve uygulamada en sık karşılaşılan el atma türlerinden birini oluşturmaktadır. Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesinin ikinci fıkrası gereğince hiçbir arazi maliki, komşu taşınmazda yapılan bir yapının kendi arazisine taşırılmasına katlanmak zorunda değildir. Balkon, çatı saçağı, duvar ya da garajın komşu parsele uzanması durumlarının tümü bu kapsama girmektedir.
Taşkın yapı davalarında hukuki sonuç, yapıyı inşa edenin iyi niyetli olup olmadığına göre köklü biçimde farklılaşmaktadır. Türk Medeni Kanunu'nun 725. maddesi uyarınca, taşmayı öğrendiği tarihten itibaren on beş gün içinde itiraz etmeyen arazi maliki karşısında, iyi niyetli taşkın yapı sahibi uygun bir bedel ödemek koşuluyla taşan kısım için irtifak hakkı kurulmasını ya da o kısım üzerindeki arazi parçasının mülkiyetinin kendisine devredilmesini talep edebilir. Aynı Kanun'un 724. maddesi ise daha geniş bir hak tanımaktadır: yapının değeri arazinin değerini açıkça aşıyorsa, iyiniyetli taraf uygun bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının ya da yeterli bir bölümünün mülkiyetinin malzeme sahibine devredilmesini isteyebilir. Buna karşın kötü niyetli yapı sahibi bu korumalardan hiçbirinden yararlanamaz; kötü niyet halinde aşırı zarar bulunup bulunmadığına bakılmaksızın taşan kısmın yıkımına hükmedilmektedir. İyi niyetin ispatı kural olarak taşkın yapı sahibine ait olmakla birlikte, iyi niyet savunması bir defi değil itiraz niteliği taşıdığından ve kamu düzenini ilgilendirdiğinden mahkemece re'sen gözetilmektedir. Tüm bu tablonun arazi maliki açısından pratik sonucu açıktır: taşma inşaat aşamasında tespit edildiğinde on beş günlük itiraz süresinin kaçırılmaması ve aynı zamanda ihtiyati tedbir talebiyle inşaatın en kısa sürede durdurulması, telafi edilmesi güç hak kayıplarının önlenmesi bakımından kritik önem taşımaktadır.
b) Başkasına Ait Araziyi Ekip Biçmek veya İşgal Etmek
Başkasına ait bir araziyi herhangi bir hakka dayanmaksızın ekmek, biçmek ya da fiilen kullanmak, mülkiyet hakkına yönelik doğrudan bir el atma niteliğindedir. Bu tür müdahaleler özellikle kırsal alanlarda ve tarımsal taşınmazlarda sıklıkla gündeme gelmektedir. Araziye izinsiz olarak baraka kurmak ya da geçici depo amaçlı yapı inşa etmek de aynı kapsamda değerlendirilir.
Bu davalarda belirleyici olan nokta, müdahalenin dava tarihi itibarıyla devam ediyor olmasıdır. Ürünler hasat edilmiş ve arazi boşaltılmışsa el atmanın önlenmesi davası değil, ecrimisil davası açılmalıdır.
c) Arazi Üzerinden İzinsiz Geçit Kullanımı
Başkasına ait bir arazi üzerinden geçit hakkı ya da benzeri bir irtifak hakkına dayanmaksızın geçmek de mülkiyet hakkına yönelik haksız bir müdahale sayılmaktadır. Bu mesele özellikle köy ve kırsal alanlarında, komşu parsele ulaşmak için kullanılan patikalar ile geleneksel yollar nedeniyle sıkça ortaya çıkmaktadır.
d) Apartman Ortak Alanlarına Müdahale(Otopark, Çatı vb.)
Kat mülkiyetine tabi taşınmazlarda otopark, merdiven holü, çatı, sığınak, bahçe gibi ortak alanlar, tüm kat maliklerinin arsa payları oranında ortak mülkiyetine tabidir. Bir kat malikinin ya da üçüncü bir kişinin bu alanları diğer maliklerin onayı olmaksızın kişisel kullanımına alması, söz konusu maliklerin mülkiyet hakkına yönelik haksız bir müdahale niteliği taşır.
Bu tür davalarda görevli mahkeme meselesi özel bir önem kazanmaktadır. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu'nun Ek 1. maddesi, bu Kanun'un uygulanmasından doğan uyuşmazlıklarda sulh hukuk mahkemesini görevli kılmaktadır; bu nedenle kat mülkiyeti hükümlerinden kaynaklanan el atmanın önlenmesi davaları sulh hukuk mahkemesinde açılmalıdır. Pratik örnekler arasında otoparkın tek bir kat maliki tarafından depolama alanına dönüştürülmesi, sığınağın bitişik bağımsız bölüme katılması, çatının izinsiz kiralanması ya da binanın cephesine kat maliklerinin onayı alınmaksızın reklam panosu yerleştirilmesi sayılabilir.
e) Manzara Engelleme ve Dolaylı Müdahaleler
El atmanın önlenmesi davası yalnızca fiziksel işgal ve doğrudan müdahalelerle sınırlı değildir; mülkiyet hakkının kullanımını kısıtlayan dolaylı müdahaleler de bu davanın kapsamına girmektedir. Dolaylı el atma; komşu parseldeki yapı nedeniyle manzaranın ve güneş ışığının engellenmesi, süregelen gürültü ya da koku emisyonları, taşınmaza moloz ya da çöp dökülmesi gibi fiillerle ortaya çıkabilir.
Ancak dolaylı müdahalelerde davanın başarıya ulaşması için salt kişisel bir rahatsızlığın varlığı yetmez; müdahalenin mülkiyet hakkının kullanımını gerçek anlamda engellemesi ya da kısıtlaması gerekir.
f) Su Yoluna ve Kaynağa Müdahale
Özel mülkiyete tabi bir arazi içinden geçen su yoluna, kaynağa ya da sulama arkına yapılan izinsiz müdahaleler de el atmanın önlenmesi davasına konu olabilmektedir. Bu tür uyuşmazlıklar tarımsal arazilerde ve sulama kanallarının geçtiği kırsal parsellerde özellikle sık karşılaşılmaktadır.
Komşunun ürünlerini sulamak amacıyla başkasının arazisine izinsiz olarak ark açması, mevcut su yolunun saptırılması ya da su kaynağının kullanımının engellenmesi bu kapsamda değerlendirilen tipik müdahale örnekleridir. Su yoluna müdahale hallerinde kaymakamlık ya da valiliğe de başvurularak idari yoldan çözüm aranabilir; ancak bu başvuru mahkeme yolunu kapatmaz.
Görevli ve Yetkili Mahkeme
El atmanın önlenmesi davasında hem görevli hem de yetkili mahkeme meselesi, davanın usul bakımından doğru kurulabilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Yanlış mahkemede açılan dava, işin esasına girilmeksizin görev ya da yetki yokluğu nedeniyle reddedilmekte; bu da ciddi zaman ve mali kayıplara yol açmaktadır. Görevli mahkeme uyuşmazlığın konusuna, yetkili mahkeme ise taşınmazın ya da taşınırın bulunduğu yere göre belirlenir.
a) Taşınmazlarda Görevli Mahkeme: Asliye Hukuk Mahkemesi
El atmanın önlenmesi davasında genel kural olarak görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi'dir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 2. maddesinin birinci fıkrası, aksine bir düzenleme bulunmadıkça malvarlığı haklarına ilişkin davalarda görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi olduğunu belirlemiştir. El atmanın önlenmesi davası da özü itibarıyla bir malvarlığı hakkı olan mülkiyet hakkının korunmasını konu aldığından, özel bir düzenleme öngörülmedikçe asliye hukuk mahkemesinde görülür.
Dava konusunun değerine göre görev belirlenmez; mülkiyet hakkına dayanan davalar kural olarak değer sınırından bağımsız biçimde asliye hukuk mahkemesinin görev alanındadır. Taşınır mallara yönelik el atmalarda da aynı kural uygulanır; taşınırın değerinin yüksek ya da düşük olması mahkemenin görevini değiştirmez.
b) Yalnızca Zilyetliğe Dayanan Davalarda: Sulh Hukuk Mahkemesi
Davanın mülkiyet hakkına değil, yalnızca zilyetliğe dayandığı hallerde görevli mahkeme değişmektedir. Türk Medeni Kanunu'nun 982. ve devamındaki maddeleri kapsamında açılan zilyetliğin korunmasına ilişkin davalarda görevli mahkeme sulh hukuk mahkemesidir. Bu nedenle tapu maliki sıfatı bulunmaksızın yalnızca fiili hakimiyete dayanan bir el atmanın önlenmesi talebinde, dava asliye hukuk mahkemesinde değil sulh hukuk mahkemesinde açılmalıdır.
Benzer biçimde, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu'nun uygulanmasından doğan uyuşmazlıklarda da bu Kanun'un Ek 1. maddesi uyarınca sulh hukuk mahkemesi görevlidir. Kat mülkiyetine tabi bir taşınmazın ortak alanlarına müdahaleye dayanan el atmanın önlenmesi talepleri, kat mülkiyeti hukukunu ilgilendirdiğinden sulh hukuk mahkemesinin görev alanına girmektedir.
c) Yetkili Mahkeme: Taşınmazın Bulunduğu Yer
Yetkili mahkeme, taşınmazlarda kesin yetki kuralına tabi olup Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 12. maddesi gereğince taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Bu yetki kuralı emredici nitelikte olup tarafların aksini kararlaştırması mümkün değildir; hata yapılması halinde dava yetkisiz mahkemede açılmış sayılır ve göreve ait kural gibi işlem görür.
Birden fazla taşınmazı etkileyen bir müdahale söz konusu olduğunda ise bu taşınmazlardan herhangi birinin bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Taşınır mallarda ise kesin yetki kuralı uygulanmaz; genel yetki kuralları çerçevesinde davalının yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir.
d) İdarenin Taraf Olduğu Davalarda Görevli Mahkeme
İdarenin davalı ya da davacı olduğu el atma uyuşmazlıklarında görevli mahkemenin tespiti özel bir dikkat gerektirmektedir. Temel ayırım, idarenin müdahalesinin fiili mi yoksa hukuki mi olduğu üzerine kuruludur.
İdarenin kamulaştırma prosedürü işletilmeksizin bir özel mülke fiilen el koyması durumunda gerçekleşen kamulaştırmasız fiili el atmaya dayanan davalarda görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi'dir. Yargıtay'ın 16.05.1956 tarihli ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı bu ilkeyi köklü biçimde yerleştirmiş; Uyuşmazlık Mahkemesi içtihadı da fiili el atmadan doğan davaların adli yargıda görüleceğini sürekli olarak teyit etmiştir.
Öte yandan imar planından kaynaklanan hukuki el atma uyuşmazlıklarında tablo daha karmaşıktır. İdarenin pasif davranışı nedeniyle taşınmazın fiilen kullanılamaz hale gelmesinden doğan bedel davalarında 26.11.2022 tarihli yasal düzenleme ile Asliye Hukuk Mahkemesi görevlendirilmiştir. Ancak imar planının iptali gibi idari işlemin kendisine yönelik taleplerde idari yargı görevini korumaktadır. Bu nedenle idarenin taraf olduğu uyuşmazlıklarda talep içeriğinin özenle belirlenmesi ve görevli mahkemenin buna göre saptanması, davanın usul bakımından doğru yürütülmesi açısından zorunludur.
El Atmanın Önlenmesi Davası Nasıl Açılır?
Hak sahibinin mülkiyet ya da kullanım yetkisine yapılan haksız müdahaleyi durdurmak için başvuracağı bu davada, usul hukukunun öngördüğü adımların eksiksiz biçimde izlenmesi büyük önem taşır. Doğru kurulamamış bir dava dilekçesi ya da eksik delil sunumu, davacıyı haklı olduğu bir uyuşmazlıkta bile olumsuz sonuçla karşı karşıya bırakabilir. Dava, yetkili mahkemeye hitaben kaleme alınmış bir dilekçeyle başlatılır; dilekçeyle birlikte delil listesi sunulur ve belirlenen harç ile gider avansı ödenir.
a) Dava Dilekçesinde Bulunması Gereken Unsurlar
Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 119. maddesinin birinci fıkrası, dava dilekçesinde bulunması zorunlu unsurları açıkça saymaktadır. El atmanın önlenmesi davasına özgü içerik gereklilikleri de bu çerçevede şekillenmektedir.
Dilekçede öncelikle mahkemenin adı, davacı ve davalının kimlik ile iletişim bilgileri yer almalıdır. Taşınmaz mallar söz konusu olduğunda, dava konusu taşınmazın ili, ilçesi, mahallesi, ada ve parsel numarası gibi tapu kaydındaki teknik bilgilerinin eksiksiz yazılması gerekmektedir. Bunların yanı sıra dilekçede müdahalenin ne zaman başladığı, nasıl sürdüğü ve hangi biçimlerde gerçekleştiği somut olgularla anlatılmalıdır. Hukuki dayanak olarak Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesi ile varsa ilgili diğer hükümlere atıf yapılmalı; delil listesi aynı dilekçeye eklenerek dayanılan her türlü ispat aracı tek tek gösterilmelidir. Talep sonucunda ise haksız müdahalenin önlenmesi, gerekiyorsa tahliye ya da yıkım gibi ek talepler açık ve net biçimde ifade edilmelidir. Talep sonucunda eksik ya da belirsizlik içeren bir talep, mahkemenin davanın kapsamını belirleyememesine ve bazı taleplerin hükümsüz kalmasına neden olabilir.
b) Sunulması Gereken Deliller
El atmanın önlenmesi davası, ispat yüküne ilişkin genel kurallar çerçevesinde davacının hem hak sahipliğini hem de müdahalenin varlığını kanıtlamasını gerektirmektedir. Bu amaçla sunulabilecek deliller birbirini tamamlayan nitelikte olup aşağıda alt kategoriler halinde ele alınmaktadır.
b.1) Tapu Kaydı ve Resmi Belgeler
Taşınmazlarda mülkiyet hakkının kanıtlanmasında tapu kayıtları birincil ve vazgeçilmez delil niteliği taşımaktadır. Güncel tapu kaydı, taşınmazın tarihsel tedavüllerini gösteren eski tapu kayıtları, varsa imar planı kayıtları ve kadastro paftaları temel belgeler arasında sayılabilir. Paylı ya da elbirliği mülkiyeti söz konusuysa hissedarları gösteren tapu kaydı veya veraset ilamı da mahkemeye sunulmalıdır. Sınırlı ayni hak sahibi davacılar için tapu kütüğündeki tescil belgesi, kiracı gibi şahsi hak sahipleri için ise geçerli kira sözleşmesi hak sahipliğinin ispatında esas alınmaktadır. Bu belgeler doğrudan ilgili tapu müdürlüğünden ya da mahkeme aracılığıyla getirtilerek dosyaya eklenebilir.
b.2) Fotoğraf, Video ve Tanık Beyanları
Müdahalenin fiilen gerçekleştiğinin ve devam ettiğinin somutlaştırılmasında görsel deliller son derece etkilidir. Tarih ve saat bilgisi taşıyan fotoğraflar, video kayıtları, uydu görüntüleri ile müdahalenin boyutunu gösteren her türlü görsel materyal mahkemeye sunulabilir. Tanık beyanları da özellikle tarımsal arazilerdeki izinsiz ekim-biçim, arazi üzerindeki haksız geçit kullanımı ya da uzun süreli işgal gibi olgularda belirleyici rol oynamaktadır. Tanıkların yaşanan olayı bizzat gözlemlemiş ya da bilgisi olan kişilerden seçilmesi ispat değerini doğrudan etkiler. Yargısal uygulamalara göre tek başına soyut iddia yeterli sayılmamakta; müdahalenin fiili olarak ispatlanmış olması aranmaktadır.
b.3) Keşif ve Bilirkişi Raporu
El atmanın önlenmesi davalarında, özellikle taşınmaz sınır ihtilafı, taşkın yapı ya da arazi bölünmesi içeren uyuşmazlıklarda keşif yargılamanın en kritik aşamalarından biri haline gelmektedir. Mahkeme, taşınmazın bulunduğu yerde bizzat inceleme yaptırarak sınırları, müdahalenin boyutunu ve niteliğini tespit ettirir. Keşif sırasında kadastro, harita ya da geomatik mühendisi uzmanlığından yararlanan bilirkişiler görevlendirilerek teknik rapor hazırlatılır. Bu rapor, müdahalenin varlığını, kapsamını ve gerektiğinde yıkım maliyetlerini içermektedir. Uygulamada mahkemenin kararı büyük ölçüde bilirkişi raporuna dayanmakta olup tarafların bu aşamada itirazlarını ve karşı delillerini zamanında sunmaları davayı doğrudan etkilemektedir.
c) İhtiyati Tedbir Talebinin Önemi
Dava sürerken haksız müdahale devam edebilir, hatta müdahalenin kapsam ve boyutu giderek büyüyebilir. Bu riski bertaraf etmek için davacı, dava dilekçesiyle eş zamanlı olarak ya da dava açıldıktan sonra ayrı bir talep olarak ihtiyati tedbir isteyebilir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 389. ve devamındaki maddeleri kapsamında düzenlenen ihtiyati tedbir kararıyla mahkeme; müdahalenin geçici olarak durdurulmasına, devam eden bir inşaatın askıya alınmasına ya da taşınmazın mevcut durumunun korunmasına hükmedebilir.
İhtiyati tedbir talebinde bulunabilmek için davacının korunmaya değer bir hakkının bulunduğunu ve bu hakkın geçici koruma sağlanmazsa zarar göreceğini ya da elde edilmesinin önemli ölçüde güçleşeceğini yaklaşık olarak ispat etmesi yeterlidir; tam ispat aranmaz. Mahkeme, kural olarak teminat karşılığında tedbir kararı verir; ancak talep resmi belgeye ya da kesin bir delile dayandığı ya da durumun aciliyeti gerektirdiği hallerde teminatsız karar verilebilir. Özellikle komşu parselde inşaat sürmekte, arazi hızla tahrip edilmekte ya da müdahalenin ilerlemesi geri dönülemez zarara yol açacaksa ihtiyati tedbir talebinin mutlaka dilekçeye eklenmesi, hakların fiilen korunabilmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.
d) Arabuluculuk Zorunlu Mudur?
El atmanın önlenmesi davası, zorunlu arabuluculuk dava şartına tabi değildir. Yargısal uygulamalarda da bu dava türünün dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmasını gerektiren uyuşmazlık kategorileri arasında yer almadığı istikrarlı biçimde kabul edilmektedir. Dolayısıyla arabuluculuk girişiminde bulunmaksızın doğrudan yetkili mahkemede dava açılabilir.
Bununla birlikte, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu'ndan kaynaklanan uyuşmazlıklarda durum farklıdır. Bu Kanun kapsamındaki komşuluk hukuku kaynaklı el atma ve eski hale getirme taleplerine ilişkin uyuşmazlıklarda zorunlu arabuluculuğa başvurulması gerekmektedir. Bu istisna, yalnızca Kat Mülkiyeti Kanunu çerçevesindeki uyuşmazlıklar için geçerli olup genel hükümlere dayanan el atmanın önlenmesi davalarında dava şartı niteliği taşımamaktadır.
Yargılama Süreci
El atmanın önlenmesi davası, dilekçenin hazırlanmasından kararın infazına uzanan çok aşamalı bir yargılama sürecini kapsamaktadır. Bu süreçte her aşamanın usul hukukuna uygun biçimde yürütülmesi hem davanın seyrini hem de elde edilecek kararın icra edilebilirliğini doğrudan etkiler.
a) Dilekçenin Hazırlanması ve Mahkemeye Sunulması
El atmanın önlenmesi davası, dayanılan hakka göre farklı yargılama usullerine tabi olmaktadır. Bu ayrım, sadece teorik değil yargılama sürecinin tüm işleyişini doğrudan etkileyen pratik bir farktır.
Mülkiyet hakkı veya sınırlı ayni hakka dayanan davalarda görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi'dir; bu davalarda yazılı yargılama usulü uygulanır. Dilekçe teatisi dört aşamalı olarak gerçekleşir: dava dilekçesi, cevap dilekçesi, cevaba cevap(replik) ve ikinci cevap(düplik). Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 127. maddesi uyarınca davalıya cevap için iki haftalık süre tanınır; mahkeme bu süreyi haklı görülen başvurular üzerine bir aya kadar uzatabilir. Dilekçe aşamaları tamamlandıktan sonra ön inceleme duruşmasıyla iddia ve savunmalar netleştirilir, çekişmeli vakıalar belirlenir ve sulh imkanı araştırılır; ardından tahkikat aşamasına geçilir.
Salt zilyetliğe dayanan davalarda ise görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi'dir ve basit yargılama usulü uygulanır. Bu usulde dilekçe teatisi yalnızca dava ve cevap dilekçesiyle sınırlı kalır; cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi verilemez. Cevap süresi tebliğden itibaren iki haftadır. Basit yargılamada ön inceleme ile tahkikat tek bir duruşmada birleştirilerek yürütülebilir; bu da yargılama sürecini önemli ölçüde kısaltır.
Uygulamada öne çıkan büyük çoğunluk tapu malikinin açtığı mülkiyete dayalı davalardır. Ancak hangi usulün uygulanacağı, dava açılmadan önce hakkın hukuki niteliğinin doğru tespit edilmesine bağlıdır; yanlış mahkemede açılan dava görevsizlik kararıyla sonuçlanacak ve ciddi zaman kaybına yol açacaktır.
b) Keşif ve Bilirkişi İncelemesi
Taşınmaz sınır uyuşmazlıkları, taşkın yapılar, arazi bölünmeleri ya da müdahalenin boyutu gibi teknik konuların gündeme geldiği davalarda mahkeme, taşınmazın bulunduğu yere giderek keşif yapar. Keşif, müdahalenin somut olarak tespitinin yanı sıra ileride verilecek kararın infazına esas olacak teknik ölçümlerin yapılmasına da imkan sağlar. Bu süreçte görevlendirilen bilirkişiler; taşınmazın sınırlarını, müdahalenin niteliğini ve kapsamını, varsa yıkım ya da eski hale getirme masraflarını ve talep edilmişse ecrimisil hesabını içeren ayrıntılı bir rapor hazırlar. Taraflar, bilirkişi raporuna itiraz hakkına sahiptir; itiraz varsa ek rapor ya da yeniden inceleme de istenebilir. Yargısal uygulamalarda, tarafların keşif mahallinde hazır bulunması ve iddialarını yerinde ortaya koyması, bilirkişinin doğru tespitlere ulaşabilmesi açısından belirleyici önem taşımaktadır.
c) İhtiyati Tedbir Kararı Aşaması
İhtiyati tedbir talebi hem dava açılmadan hem de dava sürerken ileri sürülebilir. Mahkeme, talebi değerlendirerek Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 391. maddesi çerçevesinde kararını verir. Kabul edildiği takdirde tedbir kararı, icra dairesi aracılığıyla ya da doğrudan kolluk kuvvetleri marifetiyle uygulamaya konulabilir. Devam eden bir inşaatın durdurulması, arazinin mevcut haliyle muhafazası ya da taşınmaza erişimin kısıtlanması bu kararın somut içeriklerini oluşturabilir. Tedbir kararı, asıl davanın sonuçlanmasına ya da kararın kesinleşmesine kadar varlığını sürdürür; mahkeme koşulların değişmesi halinde tedbiri kaldırabilir ya da değiştirebilir.
d) Karar ve İnfaz Süreci
Delillerin toplanması, keşif yapılması ve bilirkişi raporunun sunulmasının ardından tarafların beyanları da alınarak mahkeme karar aşamasına geçer. Davanın kabulü halinde hüküm genellikle şu içerikleri taşır: müdahalenin önlenmesi ya da tahliye, talep edilmişse yıkım ve eski hale getirme, talep edilmişse ecrimisil ve yargılama giderleri.
d.1) Tahliye Kararının İcrası
Haksız işgalin söz konusu olduğu davalarda verilen tahliye kararı, pratikte iki farklı yoldan infaz edilmektedir. Taraflar arasında mülkiyet üzerinde herhangi bir ihtilaf yoksa, yani davalı mülkiyet iddiasında bulunmuyorsa, kararın kesinleşmesi beklenmeksizin icraya konulabileceği yargısal uygulamalarda kabul görmektedir. Buna karşılık, davalı mülkiyet iddiasında bulunmuşsa karar kesinleşmeden icra edilemez. Kararın kesinleşmesinin ardından alacaklı icra dairesine başvurarak ilamlı icra takibi başlatır; davalıya belirli bir süre tanınır ve bu sürede taşınmazı boşaltmazsa zorla tahliye yoluna gidilir.
d.2) Haksız Yapının Yıkımı (Kal) Kararı
Müdahale yıkımı gerektiren bir yapı ya da taşkın inşaat içeriyorsa mahkeme aynı davada kal kararı da verebilir. Bu kararın infazında da önce davalıya bizzat yıkım için süre tanınır. İcra İflas Kanunu'nun 30. maddesinin ikinci fıkrası gereğince, davalının haksız yapıyı kendiliğinden yıkmaması halinde yıkım masrafları bilirkişiye hesaplattırılır; alacaklı onay verirse masraf peşin olarak borçludan alınır ve yıkım gerçekleştirilir. Yıkımın teknik açıdan özellik gerektirdiği ya da komşu yapılara zarar verme riskinin bulunduğu durumlarda uzman bilirkişi gözetiminde icra işlemi yürütülmektedir.
e) İstinaf ve Temyiz Süreci
İlk derece mahkemesinin kararına karşı taraflar kanun yollarına başvurabilir. Kararın tebliğinden itibaren iki hafta içinde, kararı veren mahkemeye sunulacak bir dilekçeyle bölge adliye mahkemesinde istinaf yoluna gidilebilir. İstinaf incelemesi sonucunda da olumsuz sonuç alınması halinde yine iki haftalık süre içinde temyiz yoluna başvurulabilir; ancak bunun için dava değerinin ilgili yıl için belirlenen temyiz parasal sınırını aşması gerekmektedir. Yargıtay'ın verdiği karara karşı başka bir kanun yoluna başvurulamaz; karar bu aşamada kesinleşmiş olur. Kanun yollarına başvurulması, kural olarak kararın icrası üzerinde bekletici etki doğurur; bu durum özellikle mülkiyet ihtilafı içeren davalarda davacının taşınmazına yeniden kavuşmasını geciktirebilecek önemli bir etkendir.
El Atmanın Önlenmesi Davası Ne Kadar Sürer?
Dava süresini önceden kesin biçimde kestirmek güçtür; ancak uygulamada gözlemlenen genel eğilimler, hak sahibinin süreci gerçekçi bir beklentiyle yönetebilmesi açısından yol gösterici niteliktedir. Dava mahkeme kararının kesinleşmesiyle değil, müdahalenin fiilen sona ermesiyle anlam kazandığından süre planlaması, bu davalarda stratejik bir önem taşımaktadır.
a) Ortalama Dava Süresi
İlk derece mahkemesinde görülen el atmanın önlenmesi davaları, uygulamada ortalama 1-2 yıl arasında sonuçlanmaktadır. Kararın kesinleşmesi için istinaf ve temyiz aşamalarının da tamamlanması gerektiğinde toplam sürenin 3-5 yıla uzaması mümkündür. Bu gerçeklik, özellikle müdahalenin sürmesi durumunda ihtiyati tedbir talep etmenin stratejik önemini pekiştirmektedir.
b) Dava Süresini Etkileyen Faktörler
Dava süresini belirleyen etkenler birbirinden bağımsız değildir; her biri diğerleriyle etkileşim içindedir. Bu etkenlerin başında davanın teknik karmaşıklığı gelmektedir. Taşınmaz sınır ihtilafı, taşkın yapı ya da idarenin taraf olduğu kamulaştırmasız el atma gibi durumlar; fen bilirkişisi, harita mühendisi ve hatta birden fazla bilirkişi kurulu gerektirmekte, bu da yargılamayı önemli ölçüde uzatmaktadır. Bilirkişi raporu süreci de belirleyici bir etkendir: raporun hazırlanması haftalarca sürebilmekte, ardından tarafların itirazları ve ek rapor talepleri ek zaman almaktadır.
Mahkeme iş yükü de süreyi doğrudan etkileyen bir diğer unsurdur; büyük şehirlerdeki yoğun mahkemelerde ilk duruşma tarihinin belirlenmesi bile aylarca sürebilmektedir. Davalı sayısı ise tebligat, duruşma zamanlaması ve savunma dilekçelerinin toplanması açısından süreci zorlaştırmaktadır. Delil durumunun netliği de bu süreçte belirleyicidir: tapu kaydı, fotoğraf ve teknik belgelerle güçlü biçimde desteklenen davalar çok daha hızlı ilerlemektedir. Son olarak, ihtiyati tedbir talepleri hem süreyi etkileyebilmekte hem de müdahalenin dava süresince devam etmesini engelleyerek fiili sonucu hızlandırabilmektedir.
c) Süreci Hızlandırmak İçin Alınabilecek Tedbirler
Dava açılmadan önce ve açıldıktan sonra alınabilecek bazı pratik önlemler yargılama süresini anlamlı ölçüde kısaltabilmektedir.
Dava açılmadan dava öncesi delil tespiti yaptırılması, keşif aşamasına hazırlıklı girilmesini sağlar ve bilirkişi incelemesindeki belirsizlikleri azaltır; bu da yargılamayı önemli ölçüde hızlandırır. Dilekçenin tam ve hatasız hazırlanması da kritik önemdedir; dilekçedeki eksiklikler mahkemece tamamlatılmak üzere iade edilmekte ya da dava usulden reddedilmekte, bu durum aylarca süre kaybına neden olmaktadır. İhtiyati tedbir talebinin dava dilekçesiyle eş zamanlı ileri sürülmesi, müdahalenin dava süresince daha da derinleşmesini engeller ve çoğu zaman davacının asıl amacına önceden ulaşmasını sağlar. Tüm taleplerin tek dilekçede birleştirilmesi de yargılama ekonomisi açısından büyük önem taşımaktadır; el atmanın önlenmesi, ecrimisil ve kal taleplerinin ayrı dava dilekçeleriyle ileri sürülmesi yerine tek dilekçede toplanması hem zaman hem de maliyet tasarrufu sağlar.
El Atmanın Önlenmesi Davası ile Birlikte Açılabilecek Talepler
El atmanın önlenmesi davası, salt müdahalenin durdurulmasını hedefleyen bir talebe indirgenmiş değildir. Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesi ve genel haksız fiil hükümleri çerçevesinde davacı, aynı yargılama içinde pek çok ek talep daha ileri sürebilmektedir. Bu taleplerin dava dilekçesine eksiksiz ve doğru biçimde yazılması büyük önem taşır; zira yargısal uygulamalarda mahkemenin talep edilmeyen hususlar hakkında kendiliğinden karar vermediği kabul edilmektedir.
a) Ecrimisil(Haksız İşgal Tazminatı) Talebi
a.1) Ecrimisil Nedir, Nasıl Hesaplanır?
Ecrimisil, bir taşınmaz ya da taşınırın hak sahibinin rızası dışında ve hukuki bir dayanaktan yoksun biçimde kullanılması nedeniyle ortaya çıkan haksız işgal tazminatıdır. El atmanın önlenmesi davasının müdahalenin durdurulmasına odaklandığı yerde ecrimisil, o müdahalenin geçmişteki süresince hak sahibinin yoksun kaldığı geliri ve uğradığı zararı karşılamaya yönelmektedir. Ecrimisil talep edilebilmesi için işgalcinin kötü niyetli olması, yani haksız işgal gerçekleştirdiğini biliyor ya da bilmesi gerekmesi, ve bu işgal sonucunda hak sahibinin bir zarara ya da yoksunluğa uğramış olması gerekmektedir.
Hesaplamada esas alınan yöntem, taşınmazın dava sürecindeki niteliğine, konumuna ve emsal kira bedellerine dayalı bilirkişi değerlendirmesidir. Taşınmazın o dönemde rayiç kira geliri esas alınır; buna ek olarak hor kullanımdan doğan eskime, bozulma ya da kaçırılan olağan kazanç da tazminat kapsamına dahil edilebilmektedir. Bilirkişi bu hesaplamayı yaparken taşınmazın niteliğini, büyüklüğünü, bulunduğu bölgedeki emsal kira değerlerini ve işgal dönemindeki piyasa koşullarını dikkate alır.
a.2) Paylı Mülkiyette İntifadan Men Şartı
Paylı ya da elbirliği mülkiyetine konu bir taşınmazda paydaşlardan birinin diğerlerine karşı ecrimisil talep edebilmesi için genel koşullara ek olarak intifadan men şartının gerçekleşmiş olması aranmaktadır. İntifadan men, hak sahibi paydaşın taşınmazdan yararlanmak istediğini, haksız kullanan paydaşa açıkça bildirmesi anlamına gelir. Bu bildirim yalnızca noter ihtarnamesiyle yapılmak zorunda değildir; daha önceden açılmış müdahalenin men'i, ortaklığın giderilmesi gibi dava ikamesi ya da icra takibi de intifadan men şartının yerine getirildiğini ortaya koyan bildirim niteliğinde kabul edilmektedir.
Bununla birlikte intifadan men şartının uygulanmadığı haller de mevcuttur. Taşınmazın doğal ürün vermesi(bağ, bahçe), kiraya verilmesi gibi hukuki semere getirmesi ya da paydaşın diğerlerinin hakkını bütünüyle reddetmesi hallerinde intifadan men şartı aranmaksızın ecrimisil talep edilebileceği yargısal uygulamalarda kabul görmektedir. Üçüncü kişilerin işgali söz konusu olduğunda ise intifadan men koşulu zaten aranmamaktadır.
a.3) Ecrimisilde 5 Yıllık Zamanaşımı
El atmanın önlenmesi davası herhangi bir zamanaşımı süresine tabi olmasa da bu davayla birlikte ileri sürülen ecrimisil talebi zamanaşımına tabidir. Yargısal uygulamalarda ecrimisil davası açıldığı tarihten geriye doğru en fazla 5 yıllık dönem için tazminata hükmedilebileceği istikrarlı biçimde kabul edilmektedir. Başka bir anlatımla, işgal 10 yıl önce başlamış olsa dahi zamanaşımı itirazı karşısında ancak son 5 yıla ait ecrimisil istenebilir. Bu nedenle hak kaybı yaşamamak için ecrimisil talebinin gecikmeksizin ileri sürülmesi son derece önemlidir. İntifadan men şartının söz konusu olduğu durumlarda eğer 5 yıllık zamanaşımı süresi dolmamış ise ecrimisil, intifadan men şartının gerçekleştiği tarihten itibaren istenebilir.
b) Kal Talebi(Haksız Yapının Yıkımı - Eski Hale Getirme)
Kal, Arapça kökenli bir sözcük olup hukuki kullanımda başkasına ait taşınmaz üzerinde izinsiz inşa edilen ya da taşırılan yapının sökülmesini ya da yıkılmasını ifade etmektedir. Türk Medeni Kanunu'nun 722. maddesi bu konuyu düzenlemekte olup uygulamada el atmanın önlenmesi davalarında en sık ileri sürülen ek talepler arasında yer almaktadır.
Kal talebinin kabul edilebilmesi için yapının haksız olarak inşa edilmiş ya da komşu araziye taşırılmış olması ve bu durumun halen devam ediyor bulunması gerekmektedir. Yapıyı inşa edenin iyi niyetli olup olmadığı sonucu etkilemektedir: iyi niyetli bir yapı sahibinin inşaat ettiği yapının değeri arazi değerini açıkça aşıyorsa, arazinin bedel karşılığında devri gündeme gelebilir; kötü niyetli bir yapı sahibi ise bu güvenceden yararlanamaz ve yargısal uygulamalara göre yıkıma karar verilebilmektedir. Kal kararının infazı icra dairesi aracılığıyla gerçekleştirilir; davalı yapıyı kendiliğinden yıkmazsa masrafları kendisine ait olmak üzere icra marifetiyle yıktırılır.
c) Tazminat Talebi
El atmanın önlenmesi davasının temel amacı müdahaleyi durdurmak olmakla birlikte, müdahalenin bizzat davacıya verdiği somut zararlar da bu dava kapsamında talep edilebilir. Haksız müdahale nedeniyle tarım ürünlerinin hasara uğraması, bir işyerinin kullanılamamasından kaynaklanan gelir kaybı ya da malın bizzat zarar görmesi gibi durumlar tazminat talebinin doğmasına zemin hazırlamaktadır. Buradaki tazminat, ecrimisilden kavramsal olarak ayrılmaktadır: ecrimisil taşınmazın kullanım değerini karşılarken, tazminat müdahalenin doğrudan neden olduğu maddi zararı gidermeye yönelmektedir. Her iki talebin dilekçede açıkça ve birbirinden bağımsız biçimde ileri sürülmesi gerekmekte; bu taleplerin isimsiz ya da genel ifadelerle dile getirilmesi mahkemenin bunları farklı yorumlamasına neden olabilmektedir.
d) Birlikte mi, Ayrı mı Açılmalı?
Uygulamada davacıların büyük çoğunluğu el atmanın önlenmesi, ecrimisil ve varsa kal taleplerini tek bir dava dilekçesiyle aynı mahkemede birlikte ileri sürmektedir. Bu yaklaşım hem yargılama ekonomisi hem de delil ve keşif süreçlerinde tekrardan kaçınılması açısından büyük avantaj sağlamaktadır; mahkeme tek bir keşif ve bilirkişi incelemesiyle tüm talepleri tek seferde değerlendirebilir.
Bununla birlikte bazı durumlarda ayrı dava açılması daha doğru olabilir. Müdahale dava açılmadan önce sona ermişse el atmanın önlenmesi talebi hukuki güncelliğini yitirmiş olacağından ayrıca yalnızca ecrimisil davası açılmalıdır. Kat mülkiyetine ilişkin uyuşmazlıklarda el atmanın önlenmesi ve ecrimisil talepleri farklı mahkemelerin görev alanına girebileceğinden taleplerden birinin diğerinden bağımsız biçimde açılması zorunlu hale gelebilir. Pratik kural olarak şunu söylemek mümkündür: müdahale devam ediyorsa tüm talepler tek dilekçede toplanmalı; müdahale sona ermişse doğrudan ecrimisil ve varsa tazminat davası açılmalıdır.
Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre
El atmanın önlenmesi davası, zamanaşımı ve hak düşürücü süre kavramları açısından Türk hukukundaki diğer dava türlerinden belirgin biçimde ayrılmaktadır. Bu davanın sürelerle ilişkisi, dayanılan hakkın niteliğine yani mülkiyete mi yoksa salt zilyetliğe mi dayandığına göre köklü farklılıklar göstermektedir. Bu ayrımı doğru kavramak, hak kaybı riskini en aza indirgemek açısından pratik bir zorunluluktur.
a) Mülkiyete Dayalı Davada Zamanaşımı Yoktur
Mülkiyet hakkı, ayni ve mutlak bir hak olarak kural olarak süresizdir. Bu temel ilkenin doğal uzantısı olarak, mülkiyet hakkına dayanan el atmanın önlenmesi davası herhangi bir zamanaşımı ya da hak düşürücü süreye bağlı değildir. Müdahale ne kadar eski olursa olsun, ne kadar uzun süredir devam ediyor olursa olsun dava tarihi itibarıyla haksız fiil devam ettiği sürece dava açılabilir. Maliki bu müdahaleden haberdar olup uzun süre sessiz kalması, dava hakkını ortadan kaldırmaz; belirleyici olan, davanın açıldığı günde müdahalenin hâlâ sürmekte olmasıdır.
Buradaki hukuki gerekçe, el atmanın hukuki niteliğinde yatmaktadır: el atma bir haksız fiildir ve haksız fiil devam ettiği müddetçe zamanaşımı işlemeye başlamaz. Mülkiyet hakkının sürekliliği ilkesi de bu sonucu desteklemektedir; ayni hak, sahip olduğu herkese karşı ileri sürülebilirliğini malik hayatta kaldığı sürece ve bu hak başkasına devredilmediği ya da hak düşürücü bir olay gerçekleşmediği sürece korur.
b) Yalnızca Zilyetliğe Dayanan Davada Süre: 2 Ay ve 1 Yıl
Dava mülkiyet hakkına değil, yalnızca zilyetliğe dayandığında tablo tamamen değişmektedir. Türk Medeni Kanunu'nun 984. maddesine göre, zilyetliğin korunmasına ilişkin davalarda dava hakkı, zilyedin fiili ve faili öğrenmesinden itibaren iki ay ve her halükarda fiilin gerçekleşmesinden itibaren bir yıl geçmekle düşmektedir. Bu iki süre kümülatif değildir; hangi süre önce doluyorsa dava hakkı o süreyle son bulmaktadır. Örneğin zilyet fiili ve faili öğrendikten sonra iki ay içinde dava açmazsa, fiil üzerinden henüz bir yıl geçmemiş olsa dahi dava hakkını yitirmiş olur.
Bu sıkı süre rejimi, zilyetlik davasını mülkiyete dayalı davadan yapısal olarak ayıran en önemli farkı oluşturmaktadır. Söz konusu hak düşürücü niteliği nedeniyle sürenin kaçırılması geri döndürülemez bir hak kaybına yol açar. Dolayısıyla dava yalnızca zilyetliğe dayanıyorsa müdahalenin öğrenilmesinin hemen ardından hukuki yollara başvurulması hayati önem taşımaktadır.
c) Müdahale Sona Erdikten Sonra Dava Açılamaz
El atmanın önlenmesi davasının açılabilmesinin ön koşulu, müdahalenin dava tarihi itibarıyla hâlâ devam ediyor olmasıdır. Haksız müdahale dava açılmadan önce tamamen sona ermişse el atmanın önlenmesi talebinin konusu ortadan kalkmış demektir ve bu talep hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilir. Yargısal uygulamalarda, davalının müdahaleye son vermesiyle birlikte davanın bu bölümünün konusuz kalacağı ve reddedileceği tutarlı biçimde kabul edilmektedir.
Ancak bu durum hak sahibini tamamen savunmasız bırakmaz. Müdahale sona ermiş olsa dahi, müdahalenin devam ettiği süre boyunca doğan zararlar için ecrimisil davası açmak mümkündür. Bunun yanı sıra, sona ermesine karşın müdahalenin ilerleyen dönemde tekrarlanma tehlikesi somut biçimde varlığını sürdürüyorsa, bu tehlike de davanın açılmasına yetecek düzeyde geçerli bir hukuki zemin oluşturmaktadır; zira Türk Medeni Kanunu'nun 683. maddesi yalnızca gerçekleşmiş müdahaleleri değil, müdahale tehlikesini de el atmanın önlenmesi davasının konusu olarak açıkça kabul etmektedir.
Dava Masrafları ve Avukatlık Ücreti (2026)
El atmanın önlenmesi davası, nispi harca tabi olması ve büyük ölçüde keşif ile bilirkişi incelemesi gerektirmesi nedeniyle yargılama giderlerinin önceden doğru tahmin edilmesini güçleştiren bir dava türüdür. Bununla birlikte maliyet kalemlerinin yapısı, davacının süreç öncesinde gerçekçi bir bütçe planlaması yapmasını mümkün kılacak ölçüde öngörülebilirdir. 2026 yılında geçerli olan tarife ve oranlar çerçevesinde başlıca gider kalemleri aşağıda ele alınmaktadır.
a) Mahkeme Harcı Nasıl Hesaplanır?
El atmanın önlenmesi davası, 492 sayılı Harçlar Kanunu kapsamında nispi harca tabidir. Bu, dava konusu malın değeri üzerinden belirli bir oran uygulanarak harcın hesaplandığı anlamına gelmektedir. 2026 yılı itibarıyla geçerli olan nispi harç oranı binde 68,31'dir. Harç hesabının dayanağı olan dava değeri ise el atmanın gerçekleştiği taşınmaz ya da taşınırın değeridir. El atmanın önlenmesi talebiyle birlikte ecrimisil ve kal taleplerinin de ileri sürülmesi halinde dava değeri, el atılan yerin değeri ile talep edilen ecrimisil toplamı üzerinden belirlenmektedir.
Nispi harcın tamamı davacı tarafından peşin ödenmez; bu tutarın dörtte biri dava açılışında peşin harç olarak yatırılır, kalan üçte dörde kadar olan kısım ise karar aşamasında tahsil edilir ve kural olarak davayı kaybeden taraftan alınır. Bunun yanı sıra tüm davalar için sabit tutar üzerinden alınan başvurma harcı, 2026 yılı tarifesine göre Asliye Hukuk Mahkemelerinde 732 TL olarak belirlenmiştir.
Mahkeme harcının yanı sıra gider avansı da dava açılışında yatırılması zorunlu olan bir tutardır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 120. maddesi uyarınca gider avansı yatırılmış olması bir dava şartıdır. Bu avans; tebligat giderleri, posta masrafları, tanık ücretleri ve keşif ile bilirkişi işlemleri için önceden tahsil edilen tutarı kapsamaktadır. Gider avansı miktarı, taraf sayısına, keşif talebinin bulunup bulunmadığına ve davanın karmaşıklığına göre değişkenlik göstermektedir.
b) Bilirkişi ve Keşif Masrafları
El atmanın önlenmesi davalarının büyük çoğunluğunda zorunlu olan keşif ve bilirkişi incelemesi, yargılama giderlerinin en değişken ve önemli kalemini oluşturmaktadır. Bu masraflar; bilirkişi ücretleri, keşif sırasında mahkeme personeliyle birlikte taşınmaz başına gidilmesinin gerektirdiği seyahat ve yolluk giderleri ile gerekli görülmesi halinde ek uzman bilirkişi atanmasından kaynaklanan ek ücretlerden meydana gelir.
Bilirkişi ücreti, keşfin yapıldığı taşınmazın büyüklüğüne, teknik karmaşıklığına ve bilirkişinin uzmanlık alanına göre farklılaşmaktadır. Taşkın yapı, sınır ihtilafı ya da kadastro tespiti gerektiren davalarda kadastro ya da harita mühendisi bilirkişi görevlendirilebilmekte; bu durum maliyetleri artırmaktadır. Aynı davada hem sınır tespiti hem de ecrimisil hesaplaması talep edilmişse birden fazla bilirkişi ya da bilirkişi kurulu atanması söz konusu olabilmekte, bu da masrafa doğrudan yansımaktadır.
Bilirkişi ve keşif masrafları önce gider avansından karşılanmakta; yargılama sonunda davayı kaybeden taraftan tahsil edilmektedir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 326. maddesi uyarınca yargılama giderleri, kural olarak davada haksız çıkan tarafça ödenmektedir.
c) Avukatlık Vekalet Ücreti ve Tarifeler
El atmanın önlenmesi davası nispi harca tabi olduğundan avukatlık ücreti de nispi tarife üzerinden hesaplanmaktadır. 4 Kasım 2025 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 2025-2026 Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'ne göre maktu ücretlerde ortalama yüzde 36 oranında artış yapılmış; nispi ücret dilimlerine yeni bir dilim eklenmiştir.
Nispi vekalet ücreti, dava değeri üzerinden kademeli oranlarla hesaplanmaktadır. 2026 tarifesine göre ilk 150.000 TL için yüzde 16, sonraki dilimler için yüzde 15, 8, 5, 3, 2 ve 1 şeklinde azalan oranlarda ücret hesaplanmaktadır. Konusu para ile değerlendirilebilen bu tür davalarda hesaplanan nispi ücret, ilgili mahkeme için belirlenen maktu asgari ücretin altında kalamaz; 2026 yılı TBB tarifesine göre Asliye Hukuk Mahkemelerinde maktu ücret 45.000 TL olarak belirlenmiştir. Bu tarifede yer alan rakamlar avukatların altına inemeyeceği asgari tutarlardır. Davanın sonuçlanmasıyla birlikte mahkemece hükmolunacak karşı vekalet ücreti ise tarifede yazılı miktarın en az 1, en fazla 3 katı arasında belirlenmekte ve davayı kaybeden taraftan tahsil edilmektedir.
Türkiye Barolar Birliği asgari tarifesinin yanı sıra büyük şehir baroları, kendi yargı çevrelerindeki piyasa koşullarını ve yaşam maliyetini yansıtan tavsiye niteliğinde en az ücret çizelgeleri yayımlamaktadır. Bu çizelgeler bağlayıcı değil, avukat-müvekkil arasındaki ücret sözleşmelerine rehberlik eden tavsiye niteliğindedir; ancak gerçek piyasa koşullarını TBB asgari tarifesinden çok daha yakından yansıtmaktadır.
Ankara Barosu Yönetim Kurulu'nun 19.11.2025 tarihli kararıyla yürürlüğe giren 2026 yılı tavsiye tarifesine göre, Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülen el atmanın önlenmesi davası için asgari ücret 108.850 TL olarak belirlenmiştir. Kamulaştırma ve kamulaştırmasız el atma davalarında ise bu tutar 92.050 TL'den az olmamak üzere dava değerinin yüzde 16'sı olarak öngörülmüştür. El atmanın önlenmesiyle birlikte sıklıkla açılan ecrimisil davaları için de 73.150 TL'den az olmamak üzere dava değerinin yüzde 16'sı şeklinde ayrı bir ücret dilimi düzenlenmiştir.
İstanbul Barosu Yönetim Kurulu'nun 08.12.2025 tarihli kararıyla yürürlüğe giren 2026 yılı tavsiye tarifesine göre ise Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülen müdahalenin men'i(el atmanın önlenmesi) davası için asgari ücret 116.000 TL'den az olmamak üzere dava değerinin yüzde 16'sı olarak belirlenmiştir. Ecrimisil davası için de aynı oran uygulanmakta olup bu dava türünde asgari tutar 159.500 TL olarak öngörülmüştür. Kamulaştırmasız el atma davalarında ise İstanbul Barosu tarifesine göre 123.250 TL'den az olmamak üzere dava değerinin yüzde 16'sı esas alınmaktadır.
Bu karşılaştırma, TBB asgari tarifesinin fiili piyasa ücretlerinin oldukça gerisinde kaldığını somut biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerde el atmanın önlenmesi davalarında müvekkil ile avukat arasında kararlaştırılacak akdi vekalet ücretinin, baro tavsiye tarifeleri esas alınarak belirlenmesi hem hukuki açıdan doğru hem de pratik açıdan gerçekçi bir beklenti yönetimine zemin hazırlar.
d) Adli Yardım Talebinde Bulunabilir misiniz?
Mülkiyet hakkına yönelik haksız bir müdahaleyle karşılaşan ancak yargılama giderlerini karşılama gücünden yoksun olan kişiler, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 334 ile 340. maddeleri arasında düzenlenen adli yardım kurumundan yararlanabilir. El atmanın önlenmesi davası da adli yardım kapsamına giren dava türlerinden biridir.
Adli yardımdan yararlanabilmek için iki temel koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Birincisi ödeme gücünden yoksunluktur: başvurucu, kendisinin ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin gerekli yargılama giderlerini kısmen ya da tamamen karşılayamıyor olmalıdır. Burada tam anlamıyla yoksulluk aranmamakta; yargılama giderlerini karşılamanın kişinin yaşam standardını ciddi biçimde bozacağının belgelenmiş olması yeterlidir. İkinci koşul ise davanın açıkça dayanaktan yoksun olmamasıdır: başvurucunun talebinin hukuki gerekçeden yoksun olmadığını ortaya koyan belge ve bilgileri mahkemeye sunması gerekmektedir.
Adli yardım, ağırlıklı olarak gerçek kişilere tanınmaktadır; kamu yararına çalışan dernek ve vakıflar da bu imkandan yararlanabilirken ticaret şirketleri gibi diğer tüzel kişiler bu kapsamın dışındadır. Yabancı uyruklu kişiler ise yoksulluk ve dayanaklılık şartlarının yanı sıra karşılıklılık ilkesinin de sağlanmış olması koşuluyla adli yardımdan yararlanabilmektedir.
Adli yardım talebi, davanın görüleceği mahkemeye dilekçeyle yapılmakta; dilekçeye mali durumu gösteren belgeler eklenmektedir. Mahkeme, talebi duruşma yapmadan da inceleyerek karara bağlayabilir. Adli yardım kararının verilmesiyle birlikte başvurucu; yargılama giderlerinden geçici olarak muaf tutulma, teminat gösterme yükümlülüğünden muafiyet ve davanın avukatla takibinin zorunlu olduğu durumlarda ücreti sonradan Hazine'den karşılanmak üzere baro tarafından avukat sağlanması haklarından yararlanır. Ancak uygulamada üzerine taşınmaz kayıtlı bulunan kimseler için adli yardım taleplerinin reddine karar verildiği görülmektedir. Adli yardım geçici bir koruma sağlamaktadır; dava sonunda haksız çıkan taraftan ertelenen giderler tahsil edilmektedir. Kanun yollarına başvuru aşamasında da istinaf için Bölge Adliye Mahkemesine, temyiz için Yargıtaya adli yardım talebiyle başvurulabilmektedir.
El Atmanın Önlenmesi Davasına İlişkin Yargıtay Kararları
El Atmanın Önlenmesi Davası ile Birlikte Ecrimisil Talebinin Öne Sürüldüğü Hallerde İstinaf/Temyiz Sınırı Taleplerin Değerleri Toplamı Üzerinden Değerlendirilir
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2021/2054 E., 2021/5168 K. "İçtihat Metni"
"...
...
... Dava, çaplı taşınmaza el atmanın önlenmesi ve ecrimisil isteğine ilişkindir.
Davalıların temyiz itirazlarının incelenmesinde, ecrimisile yönelik istinaf talebi yönünden, Bölge Adliye Mahkemesince kararın miktar itibariyle kesin olduğu gerekçesiyle davacının temyiz dilekçesinin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
İddianın içeriği ve ileri sürülüş biçiminden davanın taşınmaz malın aynına ilişkin olduğu ve konusunu oluşturan hakkın para ile değerlendirilmesinin mümkün bulunduğu açıktır. Bu tür bir davada, 492 Sayılı Harçlar Kanunu'nun 16.maddesi uyarınca dava değeri el atılan yerin değeri ile talep edilen ecrimisil toplamından ibarettir. Dava bir bütün olup, ecrimisil talebi, el atmanın önlenmesi talebinden ayrı olarak değerlendirilemez.
Somut olayda, dosya arasında bulunan bilirkişi raporu ile dava konusu taşınmazlar üzerinde davacıya ait payın değerinin 193.974,86 TL, ecrimisil bedelinin ise 12.155,76 TL olarak belirlenmesine göre, dava değeri toplamı 6100 sayılı HMK’nin 341. maddesine göre istinaf kesinlik sınırının üzerinde olduğundan, davalıların ecrimisil talebinin kabulüne yönelik istinaf isteğinin de Bölge Adliye Mahkemesince esastan incelenmesi gerekmektedir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan sebeplerle, davalıların yukarıda belirtilen temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulüyle HMK’nin 371. maddesi gereğince Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesinin kararının BOZULMASINA, bozma sebebine göre davalıların sair temyiz itirazlarının şu aşamada incelenmesine yer olmadığına,...
...
...
..."
El Atmanın Önlenmesi ile Birlikte İleri Sürülen Ecrimisil Taleplerinde Ecrimisil Dönemlerine Göre Kademeli Faizin Talep Edilmesi Gerekliliği
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2019/3870 E., 2021/4829 K. sayılı kararı "İçtihat Metni"
"...
...
...
Davacı, maliki olduğu depo olarak kullanılan 16 nolu bağımsız bölümün davalı tarafından işgal edildiğini, davalıya Hatay 5. Noterliği aracılığıyla ihtarname çekildiğini, buna rağmen davalının taşınmazı işgal etmeye devam ettiğini belirterek, davalının depo girişini engelleyecek şekilde yaptığı elatmanın önlenmesine ve 14.580,00 TL ecrimisil bedelinin davalıdan yasal faizi ile tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, dava konusu yerin ortak alan iken sonradan davacı adına kaydedildiğini, kiralanmasının mümkün olmadığını, giriş, çıkış ve aydınlatmasının olmadığını, davacının daha önce Hatay Sulh Hukuk Mahkemesinin 2010/2003 Esas sayılı dosyası ile dava açtığını ve kararın kesinleştiğini, kesin hüküm itirazları olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, dava konusu 450 ada 6 parsel (eski çekmece 747) sayılı taşınmazda davalı tarafından yapılan el atmanın önlenmesine, davacının ecrimisil tazminatı talebinin kısmen kabulü ile 18.04.2011-18.04,2012 dönemi için 2.314,54TL, 18.04.2012-18.04.2013 dönemi için 2.456,51TL, 18.04.2013-18.04.2014 dönemi için 2.687,01TL, 18.04.2014-18.04.2015 dönemi için 2.899,63TL, 18.04.2015-18.04.2016 dönemi için 3.090,00TL olmak üzere toplam 13.447,68TL tazminatın her ecrimisil bedeline ait olduğu dönem sonundan itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiş, 05.02.2019 tarihli tavzih şerhi ile hükme 16 nolu bağımsız bölüm ibaresi eklenmiş, karara karşı davalı vekili istinaf talebinde bulunmuş, Adana Bölge Adliye Mahkemesinin 02.04.2019 tarihli ve 2019/306 Esas, 2019/359 Karar sayılı kararı ile davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.
1.Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararında yazılı gerekçelere, hukuki ilişkinin nitelendirmesine göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2. Davalı vekilinin faize yönelik temyiz itirazlarına gelince;
Bilindiği üzere; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun taleple bağlılık ilkesini düzenleyen 26. maddesi; “Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir. (2) Hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olmadığına ilişkin kanun hükümleri saklıdır." şeklindedir.
Somut olayda; davacı, dava dilekçesinde, kademeli faiz talebine bulunmamasına rağmen, Mahkemece, talep aşılarak, hükmedilen ecrimisile kademeli faiz verilmesi doğru olmamıştır.
Ne var ki, bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılması ve İlk Derece Mahkemesi kararının HMK'nin 370'inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir.
SONUÇ: Yukarıda, 2. bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz talebinin kabulüne, temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve İlk Derece Mahkemesi hükmünün 2. paragrafındaki “…her ecrimisil bedeline ait olduğu dönem sonundan...” ibaresinin çıkarılmasına, yerine “…dava tarihinden…” ibaresinin eklenmesine, hükmün düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA, yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine,...
...
...
..."
El Atmanın Önlenmesi Davasında İleri Sürülen Kal Talebi
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi 2018/5117 E., 2021/3510 K. sayılı kararı "İçtihat Metni"
...
...
...
Dava, irtifak hakkına dayalı el atmanın önlenmesi ve yıkım istemlerine ilişkindir.
Davacı vekili, davalıların maliki olduğu 1663 ada 38 parsel sayılı taşınmaza bina yaptırıldığını, bu taşınmaz üzerinde müvekkilinin irtifak hakkına sahip olduğunu ve binanın enerji nakil hattının güvenlik mesafesini ihlal ettiğini belirterek elatmanın önlenmesini ve tecavüzlü kısmın yıkılmasını talep etmiştir.
Davalılar, davaya cevap vermemişlerdir.
Mahkemece, davanın kabulüne, dava konusu ... ilçesi, ... Mahallesi, 1663 ada, 38 parsel sayılı taşınmazda irtifak hakkına davalıların el atmasının önlenmesine (el atılan bölüm yönünden Fen bilirkişi ve bilirkişi kurulunun raporunun kararın eki sayılmasına), çatının kalifiye teknik eleman nezaretinde ve kalifiye işçiler yardımıyla kontrollü olarak yıkılmasına ve düz çatı haline getirilmesine, davalılara söz konusu işlem yönünden 5 iş günü süre verilmesine, davalıların kararı yerine getirmemesi halinde 1.800,00TL bedelin davalılardan alınarak davacı tarafa verilmesine, karar verilmiştir.
Hükmü, davalılar temyiz etmişlerdir.
1-Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve dosya içeriğine göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.
2-İcra İflas Kanununun 30. maddesinde bir işin yapılmasına dair ilamların icrası düzenlenmiştir. Elatmanın önlenmesi ve kal kararında da davalı yanın haksız kullanıma son vermesi ve kal'e konu şeyin yıkılması hüküm altına alınmaktadır. Bu ilamlar da anılan madde uyarınca infaz edilir. Davalı, taşınmazı kullanmaktan vazgeçmez ve kal konusu şeyi yıkmaz ise, anılan maddenin 2. fıkrası hükmü gereğince bilirkişilere gideri hesaplattırıldıktan sonra, alacaklı onay verirse, ileride hükme gerek kalmaksızın borçludan alınmak üzere ondan peşin alınarak, onay vermez ise borçlunun yeterli miktarda malı haciz ve paraya çevrilerek ilam gereği yerine getirilir.
Somut olayda; mahkemece, irtifak hakkına elatmanın önlenmesine ilişkin hüküm kurulmasında isabetsizlik bulunmamaktadır. Ne var ki; bilirkişi raporunda belirtilen eski hale getirme işlemi için davalılara 5 iş günü süre verilmesi ve yıkım masraflarının davalılardan tahsiline yönelik hüküm kurulması yerinde olmayıp belirtilen hususların hükmün infazı sırasında dikkate alınması gerektiğinin düşünülmemesi doğru görülmemiştir. Ancak bu hususlar kararın bozulmasını gerektirmiş ise de, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden HUMK’nun 438/7. maddesi gereğince hüküm sonucunun aşağıdaki şekilde düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1.) bentte açıklanan nedenlerle davalıların diğer temyiz itirazlarının reddine; (2.) bentte açıklanan nedenlerle hüküm sonucunun 4. ve 5. paragraflarının hükümden çıkartılmasına ve hükmün DÜZELTİLMİŞ ve değiştirilmiş bu şekli ile ONANMASINA, ...
...
...
..."
Sonradan İnşa Edilen Taşınmazın, Komşu Taşınmazın Manzarasını Kapatması Halinde El Atmanın Önlenmesi, Yıkım ve Tazminat Talebi
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi 2019/584 E., 2021/3286 K. sayılı kararı "İçtihat Metni"
"...
...
...
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 683. maddesinde "Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir" hükmü ile mülkiyet hakkının kanunla toplum yararına kısıtlanabileceği temel ilke olarak kabul edilmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında mülkiyet hakkının nasıl korunacağı hükme bağlanmış, 730 ve 737. maddeleriyle de taşınmaz malikinin başkalarına zarar vermesinin önlenmesi hedeflenmiştir.
Yapma, kaçınma, katlanma olarak özetlenebilecek bu sınırlamaların önemli bir bölümü TMK’nın "komşu hakkı" başlığı altında, 737 ile 750. maddelerinde düzenlenmiş, 751 ile 761. maddelerinde de yine malikin yapması ve katlanması gereken hususlar belirtilmiştir.
Elatmanın önlenmesi davası açılabilmesi için kural olarak zararın doğmuş olması gerekir. İleride zarar doğacağından bahisle dava açılamayacağından bu şekilde açılan davalar reddedilmelidir. Ancak istisnai durumlarda, henüz zarar doğmadığı halde, yakın gelecekte zarar doğacağı pek muhtemel veya muhakkak ise davacıya zarar tehlikesinin önlenmesi davasını açma hakkı tanınmalı, zararın doğması beklenmemelidir.
Komşuluk hukukundan kaynaklanan elatmanın önlenmesi davalarında davalının kusurlu olması aranmaz. Davalının kusurlu olup olmaması, kasıtlı hareket edip etmemesi elatmanın önlenmesi davasına etkili değildir. Yeter ki davalının eylemi ile davacının zararı arasında illiyet bağı bulunsun. Davalının hiçbir kusuru olmasa dahi elatmanın önlenmesine, eski hale getirme ve tazminata hükmedilebilir. Kural olarak davacının zararının doğmaması için bir önlem almaması da elatmanın önlenmesi davasını etkilemez.
Mahkemece yapılacak araştırmalarda somut olayın özelliği, komşu taşınmazların yerleri, nitelikleri, konumları, kullanma amaçları göz önünde tutularak normal bir insanın hoşgörü ve tahammül sınırlarını aşan bir elatmanın bulunup bulunmadığı tespit edilmelidir. Davacının sübjektif ve aşırı duyarlılığı ile değil, objektif her normal insanın duyarlılığına göre elatmaya katlanıp katlanamayacağı araştırılmalı; sonuçta katlanılabilir, hoşgörü sınırlarını aşan bir zarar veya elatmanın varlığı tespit edildiği takdirde mülkiyet hakkının taşkın olarak kullanıldığı sonucuna varılmalıdır.
Taşkın kullanma belirlendiği takdirde elatmanın tamamen ortadan kaldırılması veya tahammül sınırları içerisine çekilebilmesi için ne gibi önlemlerin alınması gerektiği bilirkişiler aracılığı ile tespit edilerek tarafların yarar ve çıkar dengeleri de gözetilmek suretiyle bunların en uygununa karar verilmelidir.
Bunun için de mahkemece, öncelikle taraflara ait taşınmazların tapu kayıtları ile çap ve krokileri getirtilmeli, yapılacak keşifte, kadastro mühendisi veya tapu fen memuru bilirkişi yanında davanın niteliğine, tarafların iddia ve savunmalarına göre, en uygun ihtisas grubu ve meslek erbabından seçilecek bilirkişiler hazır bulundurulmalı; düzenlenecek bilirkişi raporlarında, alınması gereken önlemler ile tazminat, ecrimisil, yıkım ve eski hale getirme istekleri varsa, bunlar gerekçeli olarak gösterilmelidir. Davacının zararının önlenmesi esas olmakla birlikte, davalıya da en az zarar verecek veya külfet yükleyecek önlem veya önlemler belirtilmelidir.
Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olaya gelince, mahkemece davalıya ait dubleks meskenin davacıya ait meskene göre daha önde ve daha yüksek inşa edilmesinin davacının manzarasını engellemese dahi, projeye uygun hale getirilmesi için yıkılmasının gerektiği, aynı hizada ve aynı yükseklikte yapılması gereken komşu bağımsız bölümün daha önde ve daha yüksekte yapılmasının davacının güneşini ve manzarasını engellemesinin kaçınılmaz olduğu gerekçesiyle yıkım talebi yönünden davanın kabulüne, şartları oluşmayan soyut tazminat talebi yönünden ise reddine karar verilmiştir. Komşuluk hukukuna aykırılığın giderilmesi istemine dayalı olarak açılan davalarda ileri sürülen salt imara aykırılık iddiası idare hukukunu ilgilendiren bir husus olup davanın bu gerekçeyle birlikte kabulü doğru değildir. Somut olarak davalının eylemi nedeniyle davanın zarara uğradığının tespit edilmesi gerekmektedir. Öte yandan davacı temyiz aşamasında 24/01/2017 tarihli Bodrum Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğü Kaçak Yapılar Yıkım Koordinasyon birimine ait tutanak örneği sunmuş olup bu tutanağa göre davalıya ait dubleks meskenin yıkıldığı anlaşılmıştır. Hal böyle olunca davalıya ait binanın yıkılıp yıkılmadığı yerinde tespit edilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve belirtilen gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bu nedenle hükmün bozulması gerekmiştir. ...
...
..."
Kamulaştırmasız El Atma
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/2028 E., 2021/192 K. sayılı kararı "İçtihat Metni"
"...
...
...
III. GEREKÇE
13. Konunun açıklığa kavuşturulması için öncelikle kamulaştırmasız el koyma kavramı ve ilgili yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
14. Kamulaştırmasız el koyma kavramı, 6830 sayılı İstimlâk Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 9 Ekim 1956 tarihinden sonraki olgular için söz konusu olup; bu tarihten önceki el koymalar, 05.01.1961 gününde kabul edilen 221 sayılı Amme Hükmi Şahıslar veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkındaki Kanun ile “Kamulaştırılmış” sayılmıştır.
15. Gerek 6830 sayılı İstimlâk Kanunu’nda gerekse bu Kanunu kaldırarak kamulaştırma konusunda yeni ilkeler getiren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda; kamulaştırma yapılmaksızın taşınmaz malına el konulan kimsenin, uğradığı zarar ve ziyan ile mülkiyet hakkının kullanılmasından doğan malın özüne bağlı hangi davaları açabileceği konusunda bir düzenleme getirilmemişti. Taşınmazına kamulaştırmasız el konulan kimsenin, ilgili kamu tüzel kişisi aleyhine el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi tazminat verilmesini de isteyebileceği, 16.05.1956 tarihli ve 1956/1 E. 1956/6 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözüme bağlanmıştır.
16. Bu noktada 04.11.1983 tarihinde kabul edilip 08.11.1983 gününde yürürlüğe giren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 38. maddesinde, kamulaştırmasız el koymadan kaynaklanan davalarda süre yönünden yirmi yıllık bir sınırlama getirilmiş ise de; bu hükmün, Anayasa Mahkemesinin 04.11.2003 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan 10.04.2003 tarihli ve 2002/112 E. 2003/33 K. sayılı kararıyla iptal edilmesi sonucu, idarenin kamulaştırmasız el koyma işlemine karşı hak sahiplerinin dava hakkını yirmi yıl ile sınırlayan hak düşürücü süre ortadan kalkmıştır.
17. Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğe girdiği 04.11.2003 tarihinden sonra ve bu tarihten önceki yirmi yıl içinde taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların, idare aleyhine tazminat ve elatmanın önlenmesi istemiyle süreye bağlı olmaksızın dava açmalarının önünde yasal bir engel bulunmadığı gibi; iptal kararının yürürlüğe girdiği tarihten önceki yirmi yıldan daha önce taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların hak ve durumları da, 30.06.2010 tarihinde yürürlüğe giren 18.06.2010 tarihli ve 5999 sayılı “Kamulaştırma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na geçici 6. madde eklenmiş ve malikçe tazmin talebinde bulunulması hâlinde öncelikle uzlaşma yoluna gidilmesi, uzlaşma temin edilemeyen hâllerde dava yoluna gidilebileceği öngörülmüştür.
18. Bu düzenlemeden sonra 25.02.2011 tarihinde yayımlanan 6111 sayılı “Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un geçici 2. maddesi ile “ Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş yıl süreyle geçerli olmak üzere; 04.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun geçici 6'ncı maddesi hükmü, 04.11.1983 tarihinden sonraki kamulaştırmasız el koyma işlemlerine de uygulanır. Ancak, bu tarihten sonraki kamulaştırmasız el koyma işlemleri sebebiyle açılan tazminat davalarında verilen ve kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden 2942 sayılı Kanunun geçici 6'ncı maddesinin yedinci fıkrası uyarınca ödemelerde kullanılmak üzere, ihtiyaç olması hâlinde, idarelerin yılı bütçelerinde sermaye giderleri için öngörülen ödeneklerden ayrıca yüzde beş pay ayrılır” hükmü getirilmiştir.
19. Ne var ki, anılan bu madde Anayasa Mahkemesinin 01.11.2012 tarihli ve 2010/83 E. 2012/169 K. sayılı kararı ile iptal edilmiş ve iptal kararının 30.05.2013 tarihinde yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır.
20. Anayasa Mahkemesinin iptal kararı üzerine, 30.05.2013 tarihinde kabul edilip 11.06.2013 günlü Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6487 sayılı “Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un 21. maddesi ile 04.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6. maddesinde değişiklik yapılmıştır.
21. Diğer taraftan, kamulaştırmasız el koyma müessesesi, mülkiyet hakkının özüne dokunan bir işlemdir. Kamulaştırmada, yöntem olarak Anayasa ve kanunlara uygun bir kamulaştırma işlemi yapılması söz konusu iken, kamulaştırmasız el koymada usulüne uygun bir kamulaştırma işleminden söz edilmesi olanaklı değildir.
22. Ancak kamulaştırmasız el koyma ile kamulaştırmanın konu, amaç ve yetki yönüyle benzer yönleri bulunmaktadır. Her iki müessesenin de oluşması için, kamulaştırma yapmaya yetkili devlet kamu tüzel kişileri veya kamu kurumları tarafından kamulaştırma işleminin yapılması veya kamulaştırmasız el konulmuş olması gereklidir. Kamulaştırmasız el koymada da, kamulaştırmada olduğu gibi, taşınmazın edinilmesinde kamu yararının bulunması zorunludur. Gerek kamulaştırmanın gerekse kamulaştırmasız el koymanın konusu sadece özel mülkiyette bulunan taşınmaz mallardır.
23. Yukarıda açıklandığı üzere, kamulaştırmasız el koyma müessesesi mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip olmakla birlikte, çağdaş bir yaklaşımla ve sosyal devlet ilkesi gereği olarak uygulamada, taşınmaz malikine, dava yoluyla mülkiyetin bedele çevrilmesi ya da idarenin hakkın özünü zedeleyen el koyma eylemine son verilmesi yolu açılmıştır.
24. Kamulaştırmasız el koyma hâlinde kamu kurumu, Kamulaştırma Kanununa uygun hareket etmeden, ferdin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmaktadır. Bu bakımdan dava, mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır (11.02.1959 tarihli ve 1958/17 E., 1959/15 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesinden).
25. Modern mülkiyet anlayışında mülkiyet hakkı yetki ve ödevlerden oluşmaktadır. Malikin hem yetkileri hem de yakınlarına ve topluma karşı ödevleri bulunmaktadır. Hakkın kapsamında yer alan ödevler, mülkiyet hakkına yabancı, ona dıştan ve sonradan yükletilen sınırlamalar olarak kabul edilmemeli, aksine bunları, kamu yararı amacıyla malike yükletilen ve mülkiyet hakkını oluşturan ödevler olarak düşünmelidir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. Mülkiyet ancak kanunla ve kamu yararı amacı ile sınırlandırılabilir. Başka bir deyişle, kanun koyucunun malikin yetkilerini sınırlama yetkisi, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 35. maddesinin 2. fıkrasında sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırmanın özü “kamu yararı”, şekli ise “kanun” dur. Kanun koyucunun mülkiyet üzerinde yaptığı sınırlamalar bu hakkın özüne dokunamaz.
26. Anayasa’da modern mülkiyet anlayışı benimsenmiştir ve mülkiyet hakkına saygılı ve bu hakkı koruyan bir rejimi öngörmektedir.
27. Anayasa’nın, “Mülkiyet hakkı” başlıklı 35. maddesi:
“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” düzenlemesini getirmiştir. 35. maddede mülkiyet hakkı üç aşamalı bir anlatımla açıklanmıştır:
28. Birinci fıkrasında “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir” denilerek bu hakkın varlığı anayasal bir hak olarak saptanmıştır. Böyle bir hak sahibi bu şeylerin mülkiyetini kazanabilir. Ona sahip olabilir. Mülkiyetinde olan şeyi dilediği gibi kullanabilir. Başkalarının o şeye el koyması durumunda onun el koymasının önlenmesini ve bu hakkının korunmasını dava yolu ile isteyebilir. Mülkiyet hakkının bu görünümü kural olarak sınırsız ve kısıtlamasızdır. Kutsal, sınırlamasız ve kısıtlamasız görünen bu hak anılan maddenin 2 ve 3. fıkraları ile genel bir sınırlamaya bağlı kılınmıştır.
29. İkinci fıkra uyarınca: “Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir”. Demek ki kamu yararı olan yerde veya bu amaçla kullanma gereksiniminde mülkiyet hakkı sınırlanabilir. Ancak bu sınırlama da kanunla yapılabilir. Kanunsuz olarak burada kamu yararı vardır, denilerek herhangi bir kamu kurumu veya tüzel kişisi mülkiyet hakkına herhangi bir sınırlama koyamaz. Öyle ise bu fıkranın içeriğine göre ancak kamu yararı bulunduğu durumlarda ve kanuna tutunarak sınırlama yapılabilir, yasal bir dayanak olmadan kamu yararı olsa bile mülkiyet hakkına el uzatılamaz. Kanunun olanak tanıdığı yerde de kamu yararı bulunmalıdır.
30. Anayasa’nın 35. maddesinin ikinci fıkrasında kastedilen kamu yararı nedeniyle mülkiyet hakkının sınırlanması, 46. maddede “Kamulaştırma” olarak ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Anılan madde; “Devlet ve kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir.
Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir. Ancak, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprakların bedellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hallerde, taksitlendirme süresi beş yılı aşamaz; bu takdirde taksitler eşit olarak ödenir.
Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanlarının bedeli, her halde peşin ödenir.
İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır.” hükmünü içermektedir.
31. Ancak maddede öngörülen koşullar gerçekleştiğinde, mülkiyet hakkına sınırlama getirilmekte ve karşılığı ödenmek suretiyle malı elinden zorla alınmaktadır.
32. Anayasa’nın 35. maddesinin 3. fıkrası, mülkiyet hakkına bir sınırlama daha koymuştur. Bu fıkrada, “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” ifadeleriyle, mülkiyet hakkı sahibine kendi kendini sınırlaması koşulunun ne olduğunu göstermiştir.
33. Dikkat edilecek olursa; Anayasa’da mal sahibinin kullanma hakkı, 35. maddenin 2. fıkrasında “kamu yararı”, 3. fıkrasında “toplum yararı” ile sınırlanmış ise de; her iki durumda da, taşınmazın mülkiyetine el uzatılamamakta, sadece kullanma hakkının hangi sınırlarla bağlı olduğu ifade edilmektedir.
34. Yine Anayasa’nın “mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağını” içeren 35. maddesi ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 683. maddesi (mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi m. 618) hükümlerinin birlikte incelenmesinden varılan sonuç, Türk hukukunda mülkiyet hakkının sosyal (modern) mülkiyet anlayışıyla düzenlenmiş olduğudur.
35. Türk Kanunu Medenisi ve bu Kanunu ilga eden TMK’nın Dördüncü Kitabında ilkin, mülkiyet hakkı düzenlenmiş; ne var ki 683. madde (Türk Kanunu Medenisi m. 618) ile bir tanım verilmemiş, sağladığı yetkilerin belirtilmesiyle yetinilmiştir.
36. TMK’nın “Mülkiyet hakkının içeriği” başlıklı 683. maddesine göre;
“Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.
Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir.”
37. TMK’nın 683. maddesi (Türk Kanunu Medenisi m. 618) uyarınca, malik, eşya üzerinde ancak hukuk düzeninin sınırları içinde tasarruf edebilecektir. Dolayısıyla mülkiyet, kişilere, eşya üzerinde en geniş yetkiler sağlamakla birlikte, ödevler de yükleyen bir hak olarak kabul edilmektedir. Bu hak, malikin gerek yetkilerini ve gerekse komşularla topluma karşı olan ödevlerini kapsamakta, böylece mülkiyetin özü, yetki ve ödevlerden oluşmaktadır.
38. Mülkiyet hakkının olumlu içeriğine göre malik, eşyayı eylemli olarak dilediğince kullanma, ondan ve semerelerinden yararlanma, eşyayı zilyedinde bulundurma, satış, bağışlama, nesnel haklar kurma, kişisel haklarla sınırlama gibi, eşya üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma yetkileriyle donatılmıştır.
39. Malikin eşya üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş bulunmaktadır. TMK’nın 683. maddesine (Türk Kanunu Medenisi m. 618) göre malik, eşyayı hukuka aykırı olarak elinde bulunduran ya da eşyaya el koyan kişilerden onun geri verilmesini isteyebileceği gibi, yine hukuka aykırı olarak zilyetliğine yapılan el koymaların önlenmesini, taşkınlıkların giderilmesini de isteme hakkına sahiptir.
40. Bu suretle, mülkiyet hakkının sağladığı yetkilerin müeyyidesi olan dava hakları malike tanınarak mülkiyet korunmuştur. Kanunun deyimiyle, “istihkak ve elatmanın önlenmesi” istemleri mülkiyet hakkından doğup, varlıklarını mülkiyet hakkına ayrılmaz bir biçimde bağlı olarak sürdürürler.
41. Mülkiyet hakkının içeriğine giren ödevler ise; yapmama, katlanma ve yapma ödevleridir. Komşuluk hukukuna ilişkin ödevler yapmama ödevine, kar, yağmur ve tutulamayan kaynak sularını kabule zorunluluk katlanma ödevine, taşınmaz mallar için vergi, resim ve harç ödeme yükümlülüğü de yapma ödevine örnek olarak gösterilebilir.
42. Bütün bu anlatılanların ortaya koyduğu sonuç şudur; mülkiyet, toplum yararı ile sınırlı, sahibine gerek yetki ve gerekse ödevler yükleyen kamu ve özel hukuk karakterli kendine özgü bir haktır.
43. O hâlde malik mülkiyet hakkına dayanarak, mülkiyete ilişkin yetkilerin kullanılmasında, hukuksal bir nedene dayanılmadan üçüncü kişilerin engellemesi ile karşılaştığı takdirde, el atmanın önlenmesi davası açabilecektir. Açıktır ki, bu gibi davranışlarla ihlal edilen, Anayasal ve yasal bağlamda teminat altına alınmış bulunan, mülkiyet hakkıdır.
44. Burada, davranışların haksız olması ve bir hakka dayanmaması yeterli olup, kusurun bulunması gerekli değildir. Malikin, mülkiyet hakkını, engellemenin varlığını ve nedensellik bağının bulunduğunu ispatlaması gerekli ve yeterlidir (Hukuk Genel Kurulu'nun 15.12.2010 tarihli ve 2010/5-662 E., K:2010/651 K. sayılı kararı).
45. Öte yandan, Ülkemizin 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylamış olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) başlangıçta mülkiyete ilişkin bir kural içermemekle birlikte, sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce mülkiyet hakkının da yer almasına yönelik bir protokol oluşturulmuş ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'ye Ek Protokol imzalanmıştır.
46. AİHS Eki Birinci Protokolün “Mülkiyetin Korunması” başlıklı 1. maddesinde:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
şeklinde bir düzenlemeye yer verilmiştir.
47. Buna göre protokolün birinci maddesi mülkiyetin korunmasını düzenlemekte olup; bu madde üç kuraldan oluşmaktadır. Bu kuralların ilki mülkiyet hakkına saygı duyulması biçiminde genel ilkedir. İkincisi mülkiyet hakkından kamu yararı nedeniyle hukuka uygun olarak yoksun bırakılmasının meşruluğu ilkesidir ve nihayet üçüncüsü, mülkiyet hakkının kamu yararına uygun olarak kullanılmasının düzenlemesinin yine meşru bir müdahale sayılacağı ilkesidir.
48. Bu bağlamda kamulaştırmasız el koyma iddiaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde ileri sürüldüğü zaman, mahkeme meşru müdahalelerin olup olmadığını incelemekte, meşru bir müdahale yoksa mülkiyet hakkına saygı duyulmadığına ve hakkın ihlal edildiğine karar vermektedir.
49. Diğer yandan, 16.5.1956 tarihli ve 1956/1 E. 1956/6 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da;
“Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, esas itibariyle, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmağa hakkı olduğuna, ancak dilerse bu fiili duruma razı olarak, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine karşılık gayrimenkulünün bedelinin tahsilini de dava edebileceğine ve isteyebileceği bedelin de mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki bedel olduğuna 16.05.1956 tarihinde ilk toplantıda ittifakla karar verildi.”
şeklinde bir değerlendirme yapıldığı görülmektedir.
50. Yine Yargıtayın 16.5.1956 tarihli ve 1954/1 E., 1956/7 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, “Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, gayrimenkulünün bedelinin tahsiline ilişkin olarak, gayrimenkulünü yola kalbeden hükmü şahsiyeti aleyhine açacağı bedel davasında müruruzamanın mevzuubahis olamayacağına ve hu itibarla da, hadisede Borçlar Kanunu'nun 66. maddesinin tatbik kabiliyeti bulunmadığına...” karar verilmiş, kamulaştırmasız el koyma halinde açılacak bedel davalarının zamanaşımına bağlı olmadığı belirtilmiştir.
51. Mülkiyet hakkına, kamulaştırmasız el atmaya ilişkin bu açıklamalardan sonra somut olaya bakıldığında; taşınmazın İmar ve İskan Bakanlığının 04.05.1979 tarihli ve 575/1138 sayılı Olur’u ile kamulaştırma işlemine tabi tutulduğu, idare tarafından malikin adresinin tespiti amacıyla tapu memurluğu ve vergi dairesi müdürlüğüne müzekkere yazıldığı, gelen müzekkere cevaplarına istinaden bildirilen adrese noter kanalı ile kamulaştırma evrakının gönderildiği, ancak tebligatın bila tebliğ iade edildiği, bunun üzerine belediye başkanlığı, muhtarlık ve jandarma komutanlığına adres araştırması için müzekkereler yazıldığı, ancak malikin adresinin tespit edilemediği, akabinde 13.11.1982 ve 27.11.1982 tarihlerinde Yeni İstanbul gazetesi aracılığı ile ilanen tebligat yoluna gidildiği anlaşılmaktadır.
52. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık konusu itibariyle gazete ilanlarının usulüne uygun olup olmadığı noktasına gelince; her iki tarihte yayınlanın gazete ilanlarında parsel numarası, taşınmazın yüzölçümü, m2 fiyatı, istimlak bedeli kısımlarının dava konusu 2897 parsel sayılı taşınmazı işaret ettiği, ayrıca gazete ilanlarında malik ...’in ismi “...” olarak yazılmış ise de, ilanda “...” isminin yanında “Kazım oğlu” ibaresinin bulunduğu, dosya içerisinde mevcut Eyüp 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin mirasçılık belgesi kararında da malikin babasının isminin Kazım olduğu, bu haliyle 13.11.1982 ve 27.11.1982 tarihlerinde gazetede yapılan ilanen tebligatların usulüne uygun olduğu kanaatine varılmıştır.
53. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında gazete ilanlarından birinde parsel numarasının okunaklı olmadığı, iki gazete ilanında da malikin tam adı ve soyadının yazılmadığı, davacılara ya da murislerine usulüne uygun yapılmış bir kamulaştırma tebligatından ve tamamlanmış bir kamulaştırmadan söz edilemeyeceği, bu nedenle Özel Daire bozma kararındaki nedenlerle hükmün bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
54. Hâl böyle olunca, Mahkemece bozma kararına karşı gazete ilanlarının usulüne uygun olduğuna dair direnilmesi yerindedir. Ne var ki davacılar vekilinin diğer temyiz itirazları yönünden değerlendirme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme uygun olup, davacılar vekilinin diğer temyiz itirazları ile ilgili değerlendirme yapılması için dosyanın YARGITAY 5. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle mahkemece Hukuk Genel Kurulu kararının taraflara tebliği ile karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise mahkemesince doğrudan YARGITAY 5. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 02.03.2021 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi. ...
...
...


